24 Temmuz 2012 Salı

Dün öldü, bugün can veriyor, yarın henüz doğmadı.*


Mübarek Ramazan-ı şerif geldi. Henüz başlarında olmamıza rağmen zaman su gibi akıp geçiyor. Umarız bu ayın rahmet ve bereketinden –yanlış iş ve davranışlara sapmadan- istifade edebilir, faydalanabiliriz. 

''Şaşkınlık içindesin, sendeki bu çile ne?
Eğer bin bilsen bile, gel danış bir bilene!''

Uzun zamandır böylesine bir istiğrak içinde olmamıştım. -Burada 'istiğrak' lâfzını 'derin düşünce nöbetleri' şeklinde kullanıyorum.- İstiğrak dediysem aşk-ı ilâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek anlaşılmasın...

Nerede (bizlere) o nimet, ele geçer mi acep
Eğer ister isen hulûs-i kalp ile, hidayet erişir elbet…

Umarız ve dileriz ki Mâsivâ'ya köle olmaktan kurtuluruz… Mühim olan kılçıklı olan bu yolda tam ortadan ilerlemek, yan yollara sapmamak, nakil üzere –aklın nerede kullanılacağı bellidir- hareket edip istikamet üzere yürümektir.

''Oku, elbet o güzel, birgün rû-nümâ olur,
muhabbetle okuyan mâsivâdan kurtulur.''
(İmâm-ı Rabbânî – Mektûbât)

Yüz farklı olayı tek gözle görmekten öte tek gözle yüz farklı olayı tahlil edip gözlemlemekte işin esası!..
Haddime değil ama sizleri bu mübarek ayda ön yargıdan kurtulmuş, objektif ve ezberlerinizi bozmuş bir şekilde olan biteni izlemenizi salık veriyorum. Dedim ya haddime değil...

Radyolarda o kadar olmasa da televizyonda iftar ve sahur programlarına dikkat edin. Eline neyini alan, defini kapan soluğu kamera karşısında alıyor. Hoca diye geçinen bazı zevat ise fıkıh ilminden çok hikâyeler anlatarak, ağlayarak sızlayarak, dizlerini döverek vakit geçiriyor. Hele bir de kendi çapınca hadis-i şeriflere atıf yapmadan Kur'an-ı Kerim tefsiri yapanlar var ki, onlara değinmiyorum bile. O da lazım mı? Elbette. Prof. Dr. rahmetli Orhan Karmış hocanın Tefsir programını hâlâ izler ve dinlerim. Ama önce bu mübarek ayda orucu bozan ve bozmayanlar, yapılacak ibadetler ve diğer meseleler sohbet tadında muteber kaynaklara dayanılarak anlatılsa daha bir faydalı olur. 
Odun ateş olmadan yanmaz! Altta akan neyli dümbelekli müzikle hikaye anlatanlar da var. Hoş hikayeler de yok değil. Bir nevi 'ahh ne kadar güzelmiş. Bak şimdi şu herif bunu yapıyor. Kendine dikkat etmiyor. Sen ne diyorsun. Nerede o eski insanlar…' diye iç geçirmek şöyle dursun, 'düşünce tecavüzüyle', leş, ölü eti yemeğe varan, kendimizi mübarek ilan ettiren hikayeler!.. İlmin temellerini bilmeden böylesine şeyleri –kılavuzsuz- dinlemek insanı, kâmil olmaktan öte zelil ilan ediyor. Uyanık olmak lazım.

Bir de ilâhi dedikleri şeyi –ilâhi müziksiz olur!- şarkı formatında piyasaya sürüp -hatta cover'larını yaparak- milletin parasını yiyenler var. Artık bunlar belli bir piyasa edinmiş durumda. Şirketleşmiş ve bu işi sanki bir "ibadet"mişçesine yapmaktadırlar. Hatta eline gitarı alan gençler, bizim dedelerimizin saf dillerinden süzülen o güzel ilâhileri 'ilâhi' olmaktan çok uzak bir şekilde okumak ne kelime, "çığırıyorlar." Bu da yetmiyormuş gibi remix yapıyorlar. İlâhi ve müzik, doğu ile batı gibidir. Hiç bal acı biberle süzülür mü!? Tahlili doğru yapmazsak neşteri yanlış yere vururuz. Bizi de ancak teneşir paklar!

''Ârife tarîf olmaz, sivri sinek saz gelir,
Gâfile söz nâfile, davul zurna az gelir.''

Bütün ön, arka, yan, alt, üst yargılarınızı bir kenara bırakın ve bakın. Saz, tambur, gitar, kanun, def, ney… gibi çeşitli müzik aletleriyle adeta pavyonvâri bir hava estiriyorlar. Sahur-iftar bahane, biz eğlencemize bakalım havasındalar!
Hele hele Esma-ül Hüsna'yı, o mübarek isimleri altta ney fonuyla canlı performans yapanları görünce… Yıllar önce bir büyüğüme "elimde çok iyi tasavvuf müzikleri var. Onları sisteme yükleyebilirim" demiştim. O esnada kendisi gazete okuyordu. Mütebessim bir yüz ifadesiyle –bak ben biliyorum gibilerinden değil de, doğrusu budur. Sana her şekilde bunu ispatlayabilirim şeklinde- "tasavvufun müziği olmaz!" demişti. Araştırınca doğru olanın öyle olduğunu anladım. O zamanlar bilmiyordum. Hâlâ çoğu şeyi bilmiyorum. Fakat en azından suyun geldiği boru temiz, su da temiz olunca şifâ hâsıl oluyor. Su temiz olup boru pis olsaydı, vay halimize.

''Herkes aynı metotla, yola gelmez, tavlanmaz,
Davul zurna çalarak dağda keklik avlanmaz.''

Bu işlerde nakli bırakıp aklı ön plana çıkarırsanız daha neler zuhur eder, varın siz düşünün. Yakında Türksat 3A'dan bir frekans tahsis edilip 'bundan sonra televizyondaki hocaya uyarak kılacaksınız' denilirse bunun sorumlusu hepimiz oluruz. Bunlara alet olunmamalı.

''Öyle kolay uyanmaz, ne söylesen gâfile,
Eğer nasibi yoksa, ne söylesen nafile.''

Beni derin bir düşünce buhranına sürükleyen bir başka mevzuya gelince…
Ramazan ayıyla birlikte –zaten önceden de yürürlükte! olan- çeşitli koroların ot gibi bitmesidir. Hem de çocuklardan kurulu korolar! Bunlar çalgılı sözlü sağa sola sallanıp şarkı söylüyorlar. Adına da ilâhi diyorlar.
Durdum… Baktım… Kapattım…
Sanırım doğru olanı yaptım. Uzun zamandır gördüğüm ama farkında olmayarak zaplayıp geçtiğim bu şeyin zifiri karanlığında boğulurken buldum kendimi. Planlı bir faaliyetin ürünleri olduğunu sizler de çok iyi bileceksiniz tüm bunların. Hollywood filmlerinde kilise korolarındaki o masum gibi görünen çocuklar –özellikle zenciler kullanılmıştır, bu da manidar- beynimize öylesine nakşedilmiş ki hiç sorup sorgulamadan, hiç düşünmeden, alıp yurdum malı gibi bağrımıza basıyoruz. Bu koroların özellikle nerelerde pazarlandığına ve sunulduğuna dikkat edin. İçten içe yapılmak istenileni görmek veya görmemek ellerimizde. Ancak uyanık olmak, yapılanları reformistliğe vurup bizleri aldatmaya çalışanların yaldızlı söz ve görüntülerine aldanmamak hepimizin boynunun borcudur. 'Adam sen de…'leri bırakıp 'böyle gelmiş böyle gitmez' deme zamanı. Biz yine olumlu düşünelim, pozitif söyleyelim 'yarın çok geç olabilir' değil, 'yarın çok geç olmadan' diyelim…

''Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.''

***


* Yazının başlığındaki söz Bişr-i Hafi hazretlerine ait bir sözdür. Bişr-i Hafi, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Horasan'ın Merv şehrinde ve Bağdât'ta yaşamış olan büyük velîlerdendir. İsmi, Bişr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû Nasr'dır. Yalınayak gezdiği için "Hafî" lakabıyla bilinir. 'Bişr-i Hâfî' diye meşhûr olmuştur. 767 (H.150) senesinde Horasan'ın Merv şehrinde doğup, 841 (H.227) senesinde Bağdât'ta vefât etmiştir.  Kabri orada olup ziyâret yeridir.

13 Temmuz 2012 Cuma

Platon, idealar ve güzellik...


Platon, özü ya da ideayı değil görünüş dünyasını yansıttığını düşündüğü resmi ve edebiyatı küçümser. Çünkü ona göre sanatın kendisine konu edindiği (benzettiği, taklit ettiği) nesneler ideaların birer gölgesidir. Zira doğanın duyularla algılanabilir özelliklerini edilgin biçimde kopya etmek sanat için amaç olamaz. 

Platon geçici görüntü altında daim olan özün yakalanmasını ister. Nesneyi yansıtma (mimesis, taklit) aslına, yani nesnelerin ilk örnekleri olan idealara ne kadar uygun olursa sanat eseri o ölçüde "güzel" olur. 

Yani kısaca Platon'a göre bütün duyularla algılanabilir güzellikler, mut­lak ve akla dayanan güzelliğin yani güzellik ideasının yansımasından başka bir şey değildir...

29 Haziran 2012 Cuma

Düşler, çocuklar ve biz. Ne kadar gerçeğiz?..

Hepimizin hayalleri var. Uçsuz bucaksız bir vahada alabildiğine uzanan. Çoğu zaman düşündüklerimiz sadece bir “düş” olarak kalıyor. Hiç olmayacağını bile bile oynuyoruz bu oyunu. Ama öyle değil mi ki zaten hayat; bir hayal ve oyundan ibaret! O zaman tadını çıkarmak için daha çok düş kurmak gerekiyor. Değil mi? “Evet” deyip bu oyuna başlayalım o zaman… 
 
Şimdilerde, kendimizi, büyümüş “olgun insan modu”na sokup, kravatlar takıp takımlara büründüğümüz şık giysiler içinde veyahut dizaltı bir eteğin yamacından bakarken buluyoruz. Büyüdüğümüzü hissettiğimiz –yanıldığımız- anlar da tam olarak bu zamanlarda başlıyor. Kravatların uzunluğuna paralel dizaltı eteklerden bastığımız yerleri seyrediyoruz çoğu zaman. Bunun için hep bir maske ile dolaşıyoruz. İş hayatının dışında dahi hâlâ o ruh haliyle kişiliğimize yön veriyoruz. Garip bir paranoya. Kabul. Ancak oyun içinde oyun oynamayı bırakalım. Bakın, size güzel bir oyun teklifim var. Hani o uzun zamandır mantıkla işleyen beynimizin bizleri "ânı yaşamak"tan uzak kılan bir oyun. İşadamlığı, işkadınlığı, çöpçüsü, teknisyeni, manavcısı, evkadını, vesairesi… İşliklerinizi ve kimliklerinizi atın bir kenara. En azından bu yazının sonuna kadar. Gelin bir oyun oynayalım sizinle. Ânı, şimdiyi yaşamanın unutulduğu bir zaman boşluğunda…

Gözlerinizi, derin bir nefes alırken kapayın hafifçe. Şimdi iyice sıkın ve nefesinizi verirken gevşetin gözkapaklarınızı. Kendi hâline bırakın… Fazla değil, çok çok az gerilere gidin. Zihninizin algılarını açın ve arkanıza şöyle bir bakın. Gülümseyin bir de yahu. Hadi, haylaz bir çocuk tebessümü konsun yüzünüze. Kaldırın başınızı ve bakın gökyüzüne. Asık suratlı işadamı modundan ve demir leydiliklerden sıyırın kendinizi. Ne var ne yoksa çıkarın üstünüzden. Anadan üryan olun! Evet evet, neden deli muamelesi yapıyorsunuz ki bana. Şu an bir oyundayız mâdem, yapın söylediklerimi…

Uzanın boş bulduğunuz bir yere. Ayakkabılarınızı da çıkarmayı unutmayın. Hani hatırlar mısınız, oyunlar oynardık parklarda, bahçelerde, dar sokak araları ve boş arazilerde. Çocukluğumuzun nişânesi tertemiz hafıza tahtamız misali, boş bulduğumuz kağıt ya da duvarlara resimler çizerdik. Örülü saçlı kızlar, ağzında pipo olan oğlanlar. Rüzgâr güllerine çalan papatyalar, kelebekler, kuşlar, ağaçlar resmederdik. Kumlardan kaleler ve dahi kumlara çizdiğimiz hayaller, parmak ucumuzla bulutlara dokunup yaptığımız şekiller…

Derin bir nefes daha alın. Hiçbir şey düşünmeyin ama. 
Hadi uzanın yere. 
Sırtınızı en sağlam yere, toprağa verin. Açık ama aralarda gökyüzünün maviliğini perdeleyen bulutlu bir göğe baktığımızda çocuk iken, hayalimizin olup olmayacağını hiç düşünmezdik. Bir yapboz gibi yapar yapar yine bozardık. Sonra hadi başa sar. Tekrar bir resmi çizmenin heyecanıyla yapardık bunu. En mutlu olduğumuz çocukça masum hallerimiz…
Uzandınız mı yere?
Açın kollarınızı.  Bacaklarınızı da ister iki yana açın, ister diğer bacağınızın üstüne atın. Bir bacağınızı çekin kendinize, diğerini de onun üstüne. Şimdi yeniden gülümseyin. Hayaller kurun, sevdiğiniz ya da sevebileceğiniz kişileri düşünün. Sizi kızdıran, hayattan yıldıran insanları da su dolu yoğurt kabına kattığınız toz deterjanla iyice karıştırın. Sonra tahta mandallar arasından bir baloncuk çıkarın. Baloncuk havadayken parmağınızın ucuyla dokunduktan sonra “pıt” sesini duyup etrafa renkli şekiller dağıtarak yok olduğunu düşünün. Tüm olumsuzlukların pozitif bir şekil alması gibi.
Sizin gibi…
Âşık olduğunuz adamı, kadını kendi kıyafetiyle değil de, sizin kesip biçtiğiniz giysilerle giydirin.
Her zaman yaptığınız gibi…
Fakat sâfiyâne bir tavırla yapın bunu. Evcilik oynayın mesela sevdiğinizle. Küçük bir çadırın içinde hep mutlu olacağınız hâyâline kapılın… Deniz kenarında, bir balkonda, çimenlerin üstünde, evinizin halısı ve kanepesinde yapın bunu. Hadi, tebessüm edin şimdi.
Sizi sevenler daha çok sevecekler. Yanınızdan geçenlere aldırmadan bir seksek oynarmış gibi zıplayın. Çocukken hiç düşünür müydük, yaptığımız bir hareketin yadırganacağını? “Koskoca adama-kadına bak, ne hallerde” diyenlere, hadi yaramazlık yapalım, dilinizi çıkarın. Hatta yürüyen merdivenin tersine yürümeye çalışın.
Komik mi? Hayır…
Eğer bu çocukluğu hâlâ yapabiliyor ve gülümseyebiliyorsanız tüm bu anlattıklarıma ve anlatamadıklarıma, ancak varsınız demektir. Düşünüp düşünü kuramadığım daha birçok şeyi sizler geçirin hayatınıza. Anlatın ve yazın bunları, not edin. Bana da söyleyin. Hayatınızdakilere de ne olursa olsun asık bir suratla bakmayın yüzlerine, negatifliğinizi yüklemeyin üstüne. Çocuk tebessümü yerleşsin yüzünüze. Gülümsemeyi bilin.

Çok mu yıldınız hayattan, rol mü yapıyorsunuz hep. Yoksa “mış” gibi yapnaktan bıktınız mı? Mızıkçılık yapıyorsunuz demektir o zaman. Hadi, şimdi de başınızı koyabileceğiniz bir diz, bir dost, bir sevgili, bir kardeşlik varsa anlatın içinizden ne koparsa. Bir çığ gibi yuvarlayın hepsini. Ağlayın, sızlayın, arada çocuksu tebessümler fırlatın, susun, uyuyun, konuşun, sızıp kalın… Ama içinize atmayın.

Uzanın düz bir yere, sırtınızı dayayın size dayanak olan -birine- her şeye. Kurun hâyâlinizi. Ortak edin buna, size değer veren bir insana. Sizi anlayabilecek bir dosta, aşka, bir başa. Hiç mi olmadı bir taşa… Hadi, gülümsemenin ve çocuksu hayalleri kurmanın vaktidir şimdi… Bu bir test. Bir oyun. Bir gerçeğe dönüş testi. Düşünün bir kez daha. Şimdi derin bir nefes alın. Düşleriniz, çocuksuluğunuz ve siz.
Ne kadar gerçeksiniz?..

24 Mayıs 2012 Perşembe

Beklenmeyen Kaza!..

Bir kez daha şükrettim, bir kez daha dayanağı oluştu, sağlam bir temele oturdu; 'dünyada bulunduğumuz süre zarfında yer kalay, gök bakır olsa rızktan endişe etmeme ve aç kalmayacağımıza dair' o müjde. Bu gidişle ne aç kalırız ne de açıkta!.. Medya varlığını sürdürdükçe bizlere de yeni iş kapıları açılacaktır muhakkak. Bir internet sitesi, bir gazete, dergi ya da kitap… Her ne ise o 'bunlarda' varlığımızı sürdüreceğiz biz de.

Özel bir haber televizyonunun canlı yayınında haberi aktarmaya çalışan muhabirin ayna gibi parlayan ve kameramanlara diyafram problemi çıkaran kafasından odamı ışıtan o sözü duyunca neşelendim bir an. Hava parçalı çok bulutlu bir Ankara havası idi. 'Ne yazmalı ne yazmalı…' derken 'sen çok yaşa' nidâsıyla şenlendi yuvam. Gerçi yayınlayacağım yazı hazırdı. Fakat arşivde sürmanşete çekip, bu yazıyı manşetten vermeyi uygun gördüm.

Bilindiği üzere 31 Ocak 2009 Cumartesi günü Bolu civarında bir ambulans helikopter düşmüş, bir emekli kara pilotumuz hayatını kaybetmiş, yabancı bir pilot da ölmüştü. Emekli kara pilot Albay Süleyman Kıyak için 2 Şubat Pazartesi günü Ankara Kocatepe Camii'nde bir tören düzenlendi. İşte bu törenden bilgiler aktarmaya çalışan muhabirimiz 'dakika bir gol bir' tadında bir söz sarf etti. 'Cumartesi günü beklenmeyen bir kaza! sonucu yitirdiğimiz…'
Zaten gerisini dinlemeye gerek kalmadan kapatıverdim televizyonu. Söylenen sözlere fazla takılmayan, katı kuralcılığın ötesinde 'iletişimin tamamlanması' tezimle hayat boyu aç kalmayacak birisi olan ben, bu söz karşısında 'oha falan oldum yani!' Kusuruma bakmayın bunu söylediğim için. Konuyu sıvamak bir yana bu kadar da değil ama benim dahi kanıma dokundu! Bunu bir sunucu veya spikerin yapması kabul edilemez zaten. Bu kişinin muhabir olmasını da geçtik fakat lise diploman da mı yok be kardeşim? Heyecan diye savunma noktası oluşturmak isteyenlere de bu kişinin bu işinde 'kaşar' olduğunu belirtmek isterim. Bize bir de en önemli 'siyasi, polisiye ve adliye' haberlerini aktarıyor. 

'Kaza nedir?' buna bakmak lazım önce. Yani kaza, beklenmedik zamanda, ansızın olur. Değil mi? Yani geçip otobüsün karşısına 'gel ulan, geeeel, gel de çarp sineye…' derseniz bu beklenmeyen kaza mıdır, beklenen mi? Hem kazalar beklenseydi bu lâf o muhabirimizin ağzından çıkar, kaçar mıydı? Onun için kazaya rıza göstermeli ve belki de bu 'beklenmeyen kaza'yı 'kazârâ' oldu varsaymalı!..

6 Mayıs 2012 Pazar

“Abrakadabra” derken aslında ne demek istiyoruz?

“Abrakadabra” Ârâmîce bir kelîmedir.  

“Abra” Ârâmîce’de “yaratacağım” anlamına gelir. “Alef, Bet, Reş ve Alef” harfleriyle yazılır. Fiilin kök “B-R-Alef”dir. Bu kök İbrânîce’de de Tevrat’ın ilk cümlesi olan “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı”da “Bereşit Bara Eloim et Aşamayim veet Aarets” cümlesinde “Bara” yani “yarattı” olarak karşımıza çıkar. 
Aynı kök Arapça’da da –çoğunlukla yerine H-L-K kökü tercih edilse de- bulunur ve kullanılır. “Abra” sözcüğü de bu kökten az önce sözü edilen gelecek zaman veznine göre türetilmiş bir sözcüktür ve “yaratacağım” anlamına gelir.

“Kadabra” kısmını ise açıklamadan önce bir kez daha bölmek gerekiyor, “Ke’dabra” şeklinde. Buradaki Ke ya da Ki, Ârâmîce’de bir bağlaçtır. Arapça’da “Key”, İbrânîce’de “Ki” şeklinde görülen bu bağlaç İngilizce’deki “like, as, that”, Fransızca’daki “afin que” ya da Farsça’daki “Ke” bağlaçlarıyla benzer ya da aynı anlamdadır. Türkçeye de “ki” olarak çevrilebilir. Kef ve Yod harfleriyle yazılır.
 
Dabra, sözcüğü ise yine Ârâmîce ve İbrânîce’de ortak olan bir kökten, söz, söylemek, demek anlamındaki D-B-R kökünden gelmektedir. Aynı kök İbrânîce’de Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın İbranice adı olan DeVaRim sözcüğünde karşımıza çıkmaktadır ki: bu ad, “sözler” anlamına gelir. Abrakadabra’nın “dabra”sı ise “söyledim, dedim” anlamına gelir Ârâmîce’de. Sonuç olarak Abrakadabra ile ilgili buraya kadarki bilgileri bir araya toplarsak elimizde şu cümlenin olduğunu görürüz: “Söylediğim gibi yaratacağım”. 

Abrakadabra, kanımızca Ârâmîce’de “söylediğim gibi yaratacağım” anlamına gelir ve henüz Sihirbazlara, “illüzyonist” denmediği dönemlerde bu türden sihirbazların bu cümleyi dillendirmeleri oldukça mantıklı görünmektedir. Arapça, Farsça bir birleşik sözcük olan sihr (büyü) ve baz (oyun, oynayan)’ın böyle bir oyun oynamış olması mümkündür... 

Bazı sözleri dillendirirken ne anlama geldiklerini bilmeden söylediğimizden belki de bu bilgi bizleri aydınlatacak ve söylediğimiz kelîmelerden kurduğumuz cümlelere kadar daha titiz davranmamıza sebep olacaktır.


Not: Dil uzmanı ve çevirmen Mahir Ünsal Eriş’in notlarından derlemedir…

1 Nisan 2012 Pazar

Bir not: Gülümse...

Hiç sebepsiz yere bir insanı mutlu etmek… Mutlu etmek sadece... Ne hoştur bu düşünceye sahip olmak. Çıkarsız, sebepsiz ve yalansız bir şekilde sâfiyâne bir hisle yapmak bunu.
Nasıl mümkün olabilir?
Mümkün. 
Nasıl mı?
Şöyle:
Tanıyın, henüz yeni tanımış olun ya da tanımayım o kişiyi. Ne fark eder. Masasına bir not bırakın veyahut çantasına hiç fark ettirmeden atıp kaçın ufacık tebessümle kaplanmış o kağıtçığı.
Bekleyip gözleyin o kişiyi. Açıp da kağıda bakınca yüzünün aldığı o mütebessim hâlin mutluluğuyla ikiye katlayın mutluluğunuzu. Gözetleyemiyorsanız bile kendinizle baş başa kalınca resmedin o ânı.
“Bir insanı mutlu etmek hiç bu kadar kolay olmamıştı” diyeceksiniz kendi kendinize.
Ne mi yazacaksınız o kağıda?
Hadi hazır bir notu sizinle paylaşayım.
“Merhaba. İlk gelişim ve uğrayışım buraya. Ofisine ilk ayak basışım. Mutlu ve huzurlu bir ömür dilerim sana. Hep mutlu ol...”
Biliyorum, okuyan çok şaşıracak buna. Siz ise kendinizi muzipçe gülerken bir köşebaşında bulacaksınız. Veya yatağınıza uzanmış gülücükler atarken tavana başka başka hayatlara sızmak için planlar yapacaksınız. 
Bir insanı bir an bile olsa böylesi bir mutluluğa boğacaksanız neden hâlâ düşünüyorsunuz ki!?
Hadi. Deneyin. 
Ve şimdi gülümseyin, gülümsetin…

26 Mart 2012 Pazartesi

Hüznün Doruktaki İfadesi...

Mutlu olamıyoruz. Mutluluğun tanımını yapacak ne felsefî ne de edebî bir derinliğim var! Fakat hatırlıyorum da Sabahattin Ali'nin bir köpeği vardı. Adı da 'Bahtiyar'dı. Öyle yanında dolaştırıp ayaklarının dibinde yatan bir köpek değil bu. Öyküsüne başlık olmuş bir köpekti 'Bahtiyar'. Sabahattin Ali, yazmış olduğu 'Bahtiyar Köpek' adlı öyküsünde o kadar güzel işlemiş ki mutluluğu… Onun için Sabahattin Ali bende 'hüznün' –mutluluğun- ifadesidir.  O, bahtiyar olmayanların sözcüsüdür bir anlamda. 
'Bahtiyar Köpek' adlı öyküsüne şöyle bir girizgâh yapar, "Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?' diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden, cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip giderlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'"
Böyle başlar öykü. Sonunda da köpeğin etsel(!) zevk ve sefâsıyla sonlanır. Sabahattin Ali'nin -bir nebze de olsa- mutluluğudur bu. Ona karşı 'neden bu kadar karamsarsın?' sorusuna en iyi cevaptır aslında…
Ne diyordum… "Mutlu değiliz." En az Sabahattin Ali'nin kaleminde yakalayabilsek bahtiyarlığı o zaman kelebeğin kanatlarını çırpa çırpa uçtuğunu göreceğiz.
Mesela, mutluluktan öte iç huzuru yakalama taraftarıyım. Kozayı örmeye benzer. Onu saracaksınız ki ancak korunabilsin. Mutluluğu tadıp acıya yelken açmaktansa, acıyı hissedip mutluluğu yakalamaktan yanayım. Çünkü acılar olgunlaştırır bizi. Hatırımızda kalanları bir anımsayın. Onlar akıllarda yer etmenin hüzünden geçtiği bir yoldan ulaştılar bize. Belki de 'The Secret' tarzı kitap ve yaklaşımlara inat hüzünle beslediler bahtiyar köpeklerini. 
Karamsar değilim. 
Sadece karamı saracak gizin sırrını tahlil etmekle meşgulüm. 
Gerisi mi? 
Gerisi 'Hüznün Doruktaki İfadesi: "Mutluluk."'

26 Şubat 2012 Pazar

Fırsat ve Şans...

Fırsat ve şans... Bu iki kelîme ayrı gibi gözükse de temelde aynı olmakla beraber 'biri olmadan diğeri olmaz' denkleminden öte bir şey değildir… Biliyorum yazının henüz başında yukarıdaki cümleyi çözmek için bir hayli çaba harcadınız, harcıyorsunuz. Daha girizgâhta bir düşünce buhranına sürüklemek istemem sizleri. Ancak biraz daha temeline inelim işin… 

Türk Dil Kurumu (TDK) 'Fırsat' sözcüğünü  "Herhangi bir şey için en uygun zaman, uygun durum veya şart, vesile, okazyon" olarak açıklıyor. 'Şans' kelîmesini ise "Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek. Bir olayın olabilirliği. Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum" şeklinde tanımlıyor. 'Fırsat' Arapça, 'Şans' ise Fransızca kökenli sözcükler. Amacım bu iki sözcüğün dilbilimsel açıdan tahlilini yapmak değil. Fakat bu iki kelîmeyi hayata eşlemek için çıkış noktalarını bilmek gerekir. Yani kavramı elde tutmak. Zira soyut şeyleri ifade etmek çok yürek ister!..

Bir kişi için fırsat mı önceliklidir, şans mı daha elzemdir? Sanırım burada biraz durup düşünmek gerekiyor.
İnsanın önce şansı olmalı. Bu şans 'kendisinde' olmalı ama. Bunu da öncelikle kendine vermeli. Diyelim ki bir kişi hayatı boyunca hep üzülmüş, hüzün dolu sayfaların değişmeyen kalemi olmuş. Ve her birliktelikten –bu her türlü birliktelik olabilir- yenilgiyi sırtlanıp da ayrılmış. Diğer insanların da kendini üzeceğini düşünüp, hep bir savunma halinde geçirmiştir yaşamını. Tüm insanları ezilesi bir böcek olarak görmüştür. Bu fikriyatta olan kişi, "İnsanları gördükçe hayvanları daha da sevmeye başladım", "İnsanlar aslında ne çok hayvanlara benzer" v.b gibi sözlerle kendini toplumdan soyutlar ve bir yalnızlığa iter. Bu hayata karşı bir 'küsme' ve 'yeniliş'tir. 

Peki ne yapmalı da hayata dönmeli? 

Önce kendine bir fırsat tanıyıp, karşısındakine ya da karşısındakilere şans vermeli. Değil mi ki hayat paylaştıkça değer kazanır, mutluluklar çoğalır, hüzünlerse bir bir yok olur! Aslında bu denli düşünce krizine tutulmuş kişiler paylaşmanın tadını dahi unutmuşlardır. Eğer paylaşsalardı hayat onları kazanmaya çalışadursun, onlar daha önce hayatı kazanacaklardı. Bir insan nereye kadar kendini kapalı kapılar ardına gizleyebilir? Tüm insanî duygularını bir sandığın içine gömüp, anahtarını kırıp okyanusun dibine atma gafletinde bulunabilir. Eğer bizler toplumdaki bireyler için de varsak, bunu yapmaya pek hakkımız yok gibi. En azından uzun vadede... 

Bu kişilere kim yardımcı olabilir? 

Herhangi bir şey için en uygun zamanı kendisi oluşturmalı. Sonrasında ise mantıkla açıklanmayan bir takım rastlantısal olayların sebebi olan güç, yani 'şans' devreye girmeli. Yani bir olayın olabilirliği. Elbette mantıkla açıklanır bir yanı vardır bunun! Ancak derinlere inerek yazının ana hedefinden sapmak istemiyoruz… Önce bir fırsat, sonrasında ise bir şans. Ancak biri olmadan diğerinin olabilirliğinin mantıksal bir açıklamasını yapmamı beklemeyin benden. İkisi de birbirine muhtaçtır. Tek bildiğim bu. Bunu iş hayatına da uygulayabilirsiniz. Biz bir ilişkiler ağıyla ilintilendirdik. 

Velhâsıl, konu ne olursa olsun karşınızdakine şans verip kendinize fırsat tanımaz, kendinize fırsat tanıyıp karşınızdakine şans vermezseniz; hüzün dolu  trenin yolcuları arasında bir ömür boyu nereye gideceğinizi bilmeden camdan seyredersiniz hayatı. Hem de trenin nerede duracağını bile bilmeden. Makinist olmak istiyorsanız bazı riskleri de almak zorundasınız. Ancak o zaman görürsünüz trenin geride bıraktığı duman bulutlarını. Duraklayacağınız yerleri de siz belirlersiniz; eğer kendinize fırsat tanıyıp, karşınızdakilere şans verirseniz…

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ben küçükken penceremden bulutlara bakardım…

Hepimiz masallarla büyüdük. Masal dinlemeyenimiz ya da okumayanımız yoktur. Hepimizin bir hikaye kitabı olmuştur; büyük büyük resimle kaplı. Hayatın gerçeklikleriyle yüzleştiğimiz andan itibaren –hayat ve gerçek neyse- bizi reel ve rasyonel düşünceye iten bazı nedenler oldu. Oysa bizler masalların devasa dünyası içinde kaybolup gittik. Ya da gerçekten gerçek olduğunu bildiğimiz şeyden kaçmak için 'masallar'a sığındık.

Evimizin balkonundan yahut terasından çamaşır mandallarıyla baloncuklar uçurduk. Hayallerimiz o kadar hafifti ki her yere gidebiliyordu sorgusuz sualsiz. Hep çocuksu yanımız kalsın istedik. –'İstedik diyorum, çünkü büyüdüğümüzde kendimizi çocuklar gibi kandırıp 'çocuk yanım' demeye utanmıyoruz-

Hep masal dinleyelim ama hayat bize acı vermesin. Hayat masal gibi olsun ancak mutlu bitsin. Bir kurbağayı öpüp prens yapmalı, kırmızı başlıklı kızı kurda yem etmemeli. Hansel ve Gratel'in evinin dış cephesi tatlı olsun fakat içi acıyla dolmasın. Mümkün mü? Belki ama gerçekçiyseniz nâmümkün.

Ne zaman gökyüzüne baksak bulutlara bir anlam verdik küçükken. Dürüst olalım, şimdi de veriyoruz. Ama gerçekçi olmak var ya beni mantıksız olmaktan alıkoyuyor. Mantıklı olan kişiler de masallardan kalan bulutlar üzerinden piyasa yapıyor. Kalan zaman milletten mantık bekleyen zevat, iş elinden hiçbirşey gelmeyen ölüme gelince bulutlara, göklere sığınıyor.
Bir yakını ya da bir sevdiği öldüğünde, "Kim bilir şimdi sen hangi buluttasın. Biliyorum, bulutların üstünde süzülüyor, keklik gibi sekip boşluk bulduğu yerden bize bakıyorsun" diyenler bana soğanın cücüğünü hatırlatır! Beni bulutlarla anmalarını istemem. Bulut hatırlanacak ve hep görülecek bir şey. Bir anlam ifade ediyor. Oysa ben anlamsızlığın anlamını bilmek istiyorum. Bana sonsuzluğu ifade etmiyor. Ben sonsuzluğu istiyorum. Bana hasret, acı, cefa lazım.

Bir kişinin öldükten sonra nasıl bir yere gittiğini duyuyoruz ancak görmüyoruz. Tasavvur edemiyor soğanın cücüğü! Ben hiç dedemi, babaannemi ve geride kalan tüm sevdiklerimi bulutlarda aramadım. Aradığım yer mezarlık ol(ur)du. Sadece toprak, çam kokusu ve suyun yek vücutken çıkardığı o esrar-ı esans bana sonsuzluğu hatırlatır.
Onların nereye gittiklerini ancak ben öldükten sonra göreceğim. Bu yazıyı okuyup vakti saati gelenler de görecekler ki nasıl bir yermiş orası. Masallar ile gerçeklik arasındaki keskin çizgiyi göremeyenlerin kelleleri vurulup boşluğa asılır. O zaman bir bulut gibi hafif olursunuz ancak. Öldükten sonra açık olan muhtelif noktalarımıza tıkanan pamukla karıştırmayalım bulutları lütfen…

27 Ocak 2012 Cuma

Kar Taneleri ve Melekler...

Her yer bembeyaz. Her yer saf ve temiz. Şimdi milyon adet kar tanesi yağıyor gökten. Daha önceleri de yağmur damlaları yağmıştı.
Ve en güzeli ne biliyor musunuz?
Her kar tanesini bir melek indiriyor usul usul şimdi. 
Her bir kar tanesini ve yağmur damlasını yeryüzüne indirmekle görevli bir melek var. 
Öyle çok ki bu meleklerin sayısı, bir kar tanesini ve bir yağmur damlasını yeryüzüyle buluşturan o meleğe kıyamete kadar bir daha hiç sıra gelmiyor!..

Yağmur damlası renksizdir, şeffaftır ve dahi temizdir. 
Kar ise bembeyazdır, o da temizdir. 
Ne güzel bir birlikteliktir bu. 
Anlayana ne güzel bir ibrettir. 
Mucize mi? 
Daha n’olsun… 
Yağmur ve kar’ın mikro boyuttaki şekillerine değinmiyorum bile. Binbir çeşitteler.
 
Peki, gökten inen yağmur damlaları ve kar tanelerine dikkat ettiniz mi hiç? 
Yağmur damlaları ve kar taneleri havada birbirleriyle hiç çarpışmazlar. Görünmez muntazam bir hat ile semâdan inerek toprakla gark olurlar. 
Her bir melek o nur tanelerinin yeryüzüyle buluşması için kusursuzca görevlidirler çünkü.

Bu güzelliği öğrendiğimden bu yana yağan her yağmur ve kar'da bunu düşünürüm. Her bir meleği haddim olmayarak hissetmeye, kalbimin en güzel yerinde duyumsamaya çalışırım. Tane tane içime yağdığının düşünü kurarım. Ve ruhumuzun da bir tane hafifliğinde göğe yükselmesi için dua ederim.

Bundan sonra yağan her yağmura, dört bir yanınızı bembeyaz saf bir örtüyle kaplayan kar’a bir de bu gözle nazar edin. 
Tefekkür eyleyin.
Ve huzur denilen o eşsiz sakinliği yaşamaya çalışın. 
Bir an bile olsa...

25 Ocak 2012 Çarşamba

1984 ile Orwell'cı mısınız, Cesur Yeni Dünya ile Huxley’ci misiniz?

"Gözümüzü 1984’e dikmiştik. O yıl gelip de kehanet gerçekleşmeyince sağduyu sahibi Amerikalılar kendilerine usul usul övgüler düzdüler. Liberal demokrasinin kökleri sağlam çıkmıştı. Terör her yere sıçrasa da Orwellci kabuslar en azından bize uğramamıştı.

Oysa Orwell’in uğursuz öngörüsünden başka bir öngörü daha bulunduğunu unutmuştuk: Bu değişik kehanet, Aldous Huxley’in biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan Brave New World’uydu ( Cesur Yeni Dünya, çev. Ender Aral, Yılmaz Y.,1989). Okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, Huxley ile Orwell’in kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan baskısının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre, süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır.

Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumayı isteyecek kimseni kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley ise pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley’in Brave New World Revisited’de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, “İnsanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı”nı hesaba katmamıştı. Huxley, Orwell’in 1984’ünde İnsanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Brave New World’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bize nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu..."

(Neil Postman’ın “Televizyon Öldüren Eğlence” kitabının önsözünden alıntıdır)

15 Ocak 2012 Pazar

Kelebeğin Kanatları...

Bir şaire sormuşlar, -ancak bu şairin dili o kadar karmaşık ancak bir o kadar da sadeymiş ki- "Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz?" O da cevaben, "sabah kalkarım, dışarı bakarım ve yazmaya başlarım. Ne görürsen, börtü böcek, etkilenir kağıt kalemi alır yazarım" demiş.

Sanırım hiçbir zaman iyi bir edip olamayacağım. Açıkçası böyle bir ihtirasım da yok. Eğer yaşanacaklar listesinde böyle bir şey varsa zaten yaşarım. Olmuştur zaten gelecekte olan! Söz uçar, yazı kalır. Konuşup atmosferin boşluğunda sallandıracağıma sözlerimi, yazayım dedim. Gelecek nesillere de bir faydası olur, şahsıma olduysa! 

Benim de o şairden bir farkım yok. -Nasiplenmek adına söylüyorum bunu- Yıllar geçtikçe bunun farkına daha bir varıyorsunuz. Geçilen her yaşta 'ben çok hızlı yaşıyorum. Hayatı çabuk tüketiyorum' diyorsunuz. Ama seneye bir bakmışsınız, aynı cümleleri yineler hâle gelmişsiniz. Onun için o şairden aşağı kalır yanım yok son zamanlarda. Ne görürsem göreyim karmakarışık sözcükler geçiririm aklımdan. Bir mantık çizgisine oturtmam cümlelerimi. İyice bir karıştırırım beynimde. Birbirinden ayırt edilemez sözcükler. Sonunda da süzme mercimek içer gibi daldırırım kaşığımı fikir tasıma. İşte ortaya, şu ana kadar yazdıklarım ve bundan sonra yazacaklarım çıkar.

Benim de o şairden aşağı kalır yanım yok! Yine yazmıştım kendimce, "Yalnızlık, yalın olmama hâlidir, ki bu bir birlikteliktir" diye. Durup dururken yazarım böyle şeyler. Aklıma gelir olur olmadık yerde. Helâ da bile!.. Ya bir slogan gibi bırakırım ya da bir yazıya konu ederim aldığım notumu. Bu da bir yazıya konu oldu. Yalnızlıkla ilgili bu sözü elektronik ortamdaki iletime yazmıştım. Adıyla özdeşleşen, 'iyi kalpli, iyi huylu, iyi insan', "bunu sen mi yazdın?" dedi. Ben de "evet" dedim. "Tahmin ettim" dedi ve bana yazılacak bir şeylerin ipucunu verircesine, "yalnızlıktan ancak bir birliktelik çıkarabilecek tek kişi sen olabilirsin!" deyiverdi.
Yani şimdi oturup da bu söz üzerine yazılmaz mı dostlar?

Şu iki sözü ele alın; 
 
"Yalnızlık, yalın olmama hâlidir, ki bu bir birlikteliktir."

"Yalnızlıktan ancak bir birliktelik çıkarabilecek tek kişi sen olabilirsin."

     Sizce birbirine paralel bu iki söz, kelebeğin kanatlarından müteşekkil bir âhengin rüzgarını estirmiyor mu yüreklerde?..

10 Ocak 2012 Salı

Uyku İlacı...

Bazı şeyleri düşünmek
Ve unutmak için
En iyisi mi uyumalı
Şimdi yatma vakti
Sağ tarafına dön
Ve kapa gözlerini
İlacı budur belki…

20 Aralık 2011 Salı

Mesafe, Bulutlar ve Güneş...

Bazan bulutların arasına gizlenmek kaydıyla kendisini özletmeyi akıl eden güneşi daha fazla seviyorum şimdi.

Büyüklerime huzurun formülünü sorduğumda “mesafe” derlerdi hep. Mesafeli ilişkilerin daha saygı dolu olduğunu salık verirlerdi. Fakat nedendir sıcakkanlılığımız bu mesafeleri azalttı çoğu zaman. Elde ettiğimiz sonuçlar da hep pişmanlığa yakın oldu bu yüzden. İşte bu sebeptendir ki çok ama çok sevdiklerinizle dahi aranızda bir sınır –mesafe- olmalı. Ve karşınızdaki, o sınırı asla geçmemesi gerektiğini bilmeli… Bu bilgi bizlere, ‘söylenmemesi gerekenleri söylenmiş’ kılar bir anlamda. Düşünsenize, eğer insanlar her istediklerinde, ağızlarına geleni söyleselerdi o vakit saygı denem bi’şey kalmazdı. Dolayısıyla bunun sonucu olarak da çamur kıvamında sevgiler türerdi her yerde. Yüz göz olurdu taraflar. Ne demişler, “insan söyleyemediği sözün galibi, söylediği sözün mağlubudur.” İşte bu, unutulmaması lazım gelen şifrelerindendir hayatın; eğer bu konuda başarılı saymak istiyorsanız kendinizi. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir özeleştiri diye de alabilirsiniz. “Kelin merhemi olsa kendine başına sürermiş.” Sanki bu atasözü benim için söylenmiş! Yazmaya ve konuşmaya başladığımda ahkâm kesmekte hiç ama hiç zorlanmıyorum ancak iş yaşamaya geldiğinde en basit kuralları bile hiçe sayıyorum. Ne hezeyan! Teori ile pratik arasındaki fark da bu. Öyle değil mi?

Bir derdi var bu yazının. Farkındasınız. Ve diyorsunuz belki de “ne anlatmaya çalışıyorsun?” diye. Hemen söyleyeyim. Güneşin gezegenimize biraz daha mesafeli durması yazdırdı bana bu satırları. Onu özlemek sanki sahip olmaktan daha güzel. Hatta en güzel şey. Ne acı, ne mutluluk, ne de başka bir duygu hasretin yerini alamaz. Kısaca bütün duyguların içinde en gizemlisi özlemdir; ‘O’na duyulan hasret. Aşktan bile daha gizlidir onun pırıltısı. Hissedilir sadece. Aynı anda hem yakar hem de sevdirir kendisini. Birisini özlemek hoştur. İnsan özlediğini abartır ve sevdiğine sahip olmadığı özellikleri yakıştırır. Yanınızda olsa sıkılacağınız kişiyi, belki uzaktayken daha erişilmez sayarsınız. Daha değerli. Belki de sırf bu yüzden suretini görmeyip sadece sesini duyduğunuz ya da yüzünü görüp sonra konuşmaya başlayan kişiyle bulunduğunuz ortamdan uzaklaşırsınız. Bir daha ne sesini duymak ne de görmek istersiniz. Bunun da tek bir formülü ve cevabı var. İnsanlar sahip olduklarını değil, sahip olmak istediklerini severler. Kendi hayal dünyalarında ürettikleri bir kahramana vurulurlar. Kavuşulduğunda ise gerçekler gün ışığına çıkar. Eğer sahip olduğunuz, gerçek aşk değil ise o zaman bitecektir. Çünkü hiçbir canlı, hayal kahramanı gibi yaşayamaz. Her insanın zaafları, eksikleri, hataları vardır. Kabul. Bunlarla birlikte “vurdun, kanıma girdin, kabulümsün” diyorsanız muhatabınızı o zaman seviyorsunuz demektir. Her olaya iyi tarafından bakmaya çalışmak lazım. Mutlaka iyi bir taraf vardır her daim. Mesele sadece onu görmek, istemektir. İstedikten sonra yapılamayacak hiçbir şey yoktur. İnanın. Tıpkı benim bugün güneşi sevişim gibi… Uzaktan, mesafeli, değerli ve biricik. Benim onu bütün yakıcılığıyla kabul etmem mümkün değil. Buna gücüm yok. Ama yokluğuna da tahammül edemem. Sırf bu yüzden araya usulca tül gibi çekiliveren bulutlara minnet borçluyum. Güneşi bana daha değerli kılıp özlettikleri için…