18 Mart 2014 Salı

Üzüme mi Sözüme mi?


Dilâ tahsîl edem dersen eğer zevk-i ilâhîden;
Nasîbini alur elbet giren Bâb-ı Hüdâyî’den!..
  

(Ey gönül! Eğer ilâhî zevki ve onun mahiyetini tatmak istersen, bil ki Hüdâyî Hazretleri’nin kapısından her içeri giren elbette nasibini alır...)

***
Aziz Mahmud Hüdai (Kuddise Sirruh) Hazretlerinin kabri şerifleri/türbesi...

***

"Üftade hazretleri, bir kış günü talebeleriyle dergâhta sohbet ederken, 'Taze üzüm olsa da yesek... Kim gidip Çekirge’deki bağdan üzüm toplar getirir?' buyurur. Mevsim kış, dışarıda diz boyu kar vardır. Talebeler, bu kışta, karda üzüm olmaz ki… Hocamıza bir şeyler oldu, istiğrak hali görüldü galiba, neyse birazdan geçer diye düşünürler. (İstiğrak, ilahî aşkla dünyayı unutup kendinden geçmek demektir.)

Bu arada, talebelerden Kadı Mahmud, 'Bunun bir hikmeti vardır, bizim için hocamızın sözü önemli' der. İzin isteyip Çekirge’deki bağa gider. Asmanın birini sarsar, karlar döküldüğünde, salkım salkım üzümleri görür, bu hocamın kerameti diyerek, bir sepet üzüm toplayıp dergâha döner. Yolda gelirken de bir çukura düşer. Boğazına kadar su dolu bir çukurdur. Civarda kimse yoktur. Sepet ıslanmasın diye yukarıda tutup, Cenab-ı Hakka yalvarırken, çukurun başından bir ses gelir, 'Ey Mahmud! Uzat elini de yukarı çekeyim' der. Başını kaldırdığında birinin kendisine gülümsediğini görür. Elini uzatır. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez olur. Yine sepeti omzuna alarak süratle dergâha gelir. Talebeler hayretler içinde üzümlere bakarken Üftade hazretleri, 'Evlatlarım, biliyorum, bu mevsimde üzüm olmaz. Maksadım üzüm değil, benim sözüme mi, yoksa üzüme mi kıymet verdiğinizi anlamaktı. Üzüme peki diyenler kaybederler, hiç üzüm bulamazlar. Sözümüze peki diyenler, bulsa da kazanırlar bulmasa da kazanırlar. Şunu unutmayın, dine hizmette, hocasına hizmette, çok sıkıntı olur. Arkadaşınızın çukura düşüp, Hızır’ın kurtarması gibi... Çile çoktur ama ecri de çoktur.'

Böylece Kadı Mahmud, hocasının sözüne kıymet verip, Kadı Mahmud iken Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri oldu."



Kaynak: Enver Ören ağabeyin, bir davet/yemekli toplantıda anlattığı menkıbeden alıntıdır…

28 Ocak 2014 Salı

Bedenin dili olur mu? İrfan Atasoy ile Beden Dili Üzerine...

Yabancı dil, işaret dili derken beden dili de önemli iletişim araçlarından biri. Hele ki oyunculuk eğitimi almayı düşünen bir meraklı iseniz yolunuz elbet bir gün beden dili ve diksiyona çıkacak. "Peki ama bedenin de dili olur mu canım?" diye soranlardansanız Uniact Studio eğitmenlerinden İrfan Atasoy ile yaptığımız söyleşiyi okumanızı öneririz.

***


Beden dili tam olarak nedir?

Beden dili dediğimizde aklımızda hemen şu belirmeli, "dilimin dışında konuşabilen bir vücudum var benim." Mantıkla örtüşmeyen bir şey gibi gelebilir bu size. Sadece kamera karşısında olan kişilerin değil, herkesin dikkat etmesi gereken bir mesele bu. Şöyle bir düşünün, okulda tahtaya kalktığımızda ya da bir önemli görüşmede vücudumuz kontrolümüzden kaç kez çıkmıştır kim bilir. Başımızın duruşu, ellerimizin şekli, ayaklarımız, gövdemiz… Rahatsızlığın tüm vücudumuza yayılmasını an be an hissederiz. Yani iletişimin sadece dil ile sözcüklerle olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. "Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden üstündür" demiş atalarımız. Ne demek bu? Aslında tam da sorduğunuz sorunun cevabı burada yatıyor. Hâl dili, yani duruşun, davranışın, hâl ve hareketlerin, söylediğin sözden üstündür. Sen ne dersen de, söze değil, hâline bakılır. Ve sözden daha tesirlidir beden dili. Oyunculuk açısından baktığımızda ise şunu net bir şekilde söyleyebilirim. İyi bir aktör/aktris eline-koluna hâkim olan ve onları kontrol edendir. İyi bir oyuncuyu ellerini nasıl kullandığı ve nereye koyduğuna bakarak anlayabilirsiniz. O kadar çok oyuncu var ki ne eline ne diline hâkim olabiliyor. Tutarsızlıklar silsilesi âdeta… Kısaca, bir oyuncunun ya da beden dili eğitimi alacak kişiye tavsiyem şu olur, "yaptığınız söylediğini tutsun, söylediğiniz yaptığını…"

Hemen hemen her oyunculuk eğitiminde beden dili ve diksiyona yer veriliyor. Beden dili ve diksiyon oyunculuk için neden bu kadar önemli?

Bir önceki soruya verdiğim cevabın devamı gibi olacak bu soruya vereceğim yanıt. Çok önemli. Hem de çok. William Shakespeare'in Hamlet oyununda "Oyuncular Tiradı" vardır. Neredeyse tüm oyunculuk temrinlerinde öğrenciler çalışır bu tirada. Ezberlerler ve defalarca hocalarının karşısında oynarlar. Herkes baksın. Ve lütfen Sabahattin Eyuboğlu çevirisi olsun. Çeviri ve ahenk açısından bunu tavsiye ediyorum. Hamlet şöyle seslenir tüm oyunculara o tiradında, "Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle.  Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi.  Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi.  Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. (…)"  Yarım sayfa bir tirad bu. Kısaca bu şekilde anlatabilirim. Ve sanırım diksiyon, güzel konuşma ve beden dilini bundan daha iyi anlatan bir şey yoktur. 16. Yüzyılda söylenmiş bu sözler. Günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyor.

Bu konularda alınan eğitimler oyunculuk dışında hangi alanlarda faydalıdır? Örneğin, bu gibi eğitimlere katılmanın günlük hayatımızdaki yansımaları neler olabilir?

 Bu anlattıklarım sadece oyunculuk ya da kamera karşısında geçerli değil. Hayatımızın her alanını kapsıyor. İnsan, sosyal bir varlıktır. Devamlı iletişim halindedir. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, okuldaki öğretmen ve hocalarıyla… Pazarda dahi bu böyledir. Alışveriş yaparken bile iletişim halindeyiz hep birileriyle. Bir ürün alırken o kişinin sözlerinden çok davranışlarına bakarız değil mi? Sözlerinden öte bedeninin dili, hareketleri önemlidir bizim için. Zira insanın ilk iletişime girdiği alan görseldir. Sonra sözel ve işitsel alan. Herkes kendisinin güven veren biri olarak algılanmasını ister. Ve konuşma. Görsel beden algısından sonra elbette sözler önem taşır. Güzel bir konuşma her zaman ilgi çeker ve dinlenilir kılar insanı. Güzel, tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Hakikaten öyle. Kelîmeleri doğru telaffuz etmek, sözcük haznesinin geniş olması ve düzgün bir konuşma sizi diğer insanlardan ayrıcalıklı kılacaktır.

Diksiyon eğitiminden neler beklemeliyiz?

Diksiyon, yani güzel konuşmadan beklentilerimizi, kullanacağımız bağlama göre değerlendirebiliriz. Kimisi bu işe gönül vermiştir. İletişim alanında faaliyet göstermek istiyordur. Kimisi oyuncu olmak. Kimisi işadamı/işkadınıdır. Diksiyon bilgisine sahip olmak sizi herkesin önünde görünmeyen bir şekilde hep bir adım önde tutacaktır. Diksiyon eğitiminden beklentileri bizler genelde sınıflarımızda katılımcılarımızın taleplerine göre şekillendiriyoruz. Ve o şekilde eğitimimizi sürdürüyoruz. Öğrencilerimizle birebir ilgilenip bu konuda yetkin insanlar haline getiriyoruz. Hayatının her alanında diksiyonun faydasını görmelerini sağlıyoruz.
 
Sizin bir de sunuculuk ve spikerlik geçmişiniz var. Bu alanlarda meslek edinmek isteyenler nereden başlamalılar?

Halen de devam ediyor bu işlerim. Herşeyin başı okumak. İlla okumak. Okumazsan konuşamazsın. Konuşursun ama pek dinleyenin olmaz… Ben kendimi bildim bileli okuyorum. Gerek kitap gerekse okul bağlamında. Öğrencilik hayatım hiç bitmedi. Bitmesini de hiç istemem. Beşikten mezara kadar demişler, öyle değil mi? Elektronik'ten sözel alana geçiş yaptığımdan bu yana kurslar, yarı zamanlı konservatuvar eğitiminin yanı sıra Halkla İlişkiler, İletişim Tasarımı Sinema-TV oyunculuğu ve Türk Edebiyatı yandal mezuniyetlerim var… Şu an Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Tasarımı Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisans eğitimim devam ediyor. Ayrıca Felsefe lisansta ikinci sınıfa geçtim. Bunun dışında çeşitli kongrelere katılıp alanıma dair sunumlar yapıyorum. Bazı üniversitelere konuk öğretim görevlisi olarak gidip deneyimlerini paylaşıp ders veriyorum. Ulusal ve uluslararası tüm etkinlikleri mutlaka takip ederim. Her organizasyonda bulunmaya çalışıyorum. İstanbul Tasarım Bienali vardı. Uluslararası bir sanat etkinliği. Burada kusurluluk ile alâkalı bir performansım sergilendi 2012 senesinde, Kaosun Cazibesi adıyla. Güzeldi. Öğrendiklerim de zâyî olmasın diye Uniact Studio'da paylaşımlarda bulunuyorum. Bir öğretmen-öğrenci üslubuyla değil de sanki sohbet edermişçesine. Gelirlerse bekleriz. Güzel paylaşımlarımız oluyor… Bu arada da, unutmadan,www.atasoyirfan.com adresinden de yazılarımı yayınlıyorum.
 
Uniact Studio'daki Diksiyon eğitiminde öğrencilerinize ilk neleri öğütlüyorsunuz?

Öğrencilerimle öncelikle kısa bir sohbet ederim. Hedeflerini öğrenmeye çalışırım. Aslında bizim işimiz biraz da rahatlatıcı seanslar gibi geçer. Yani şöyle açıklayayım, kendinin farkında olmasını sağlamalısınız öğrencinin. Amaçları nelerdir, neden şu an sınıfta, hangi etkenler onu buraya getirdi gibi… Bu iş çok kolay derim. Herkes yapabilir. Asıl zorluk da burada başlar. Zoru geçen kolaya ulaşır. Kolaylık da sabırdan geçer. Ancak kabiliyeti olanlar bir adım öndedir. Okumaktan öte yazmak ve yazdığını sadeleştirip ezbere sanki o an anlatırmışçasına, irticalen, doğaçlama konuşma yapıyormuşçasına gerçekleştirmeleri gerekir. Güzel konuşmak bazan insanı sıkar. Şaşırmayın. Hakikaten öyle… Ama güzel konuşmaya hitâbeti katarsanız, jest ve mimiklerle, yani beden diliyle birlikte dinleyiciyi bunaltmadan saatlerce kendinizi dinlettirebilirsiniz. Oku, düşün, yaz, konuş… Aşamalarımız bunlar.  
 
Eğitiminizle ilgili olarak televizyonda ve radyoda sizi rahatsız eden Türkçe ve dil bilgiisi hataları var mı, en çok neler dikkatinizi çekiyor?

Nereden başlamamı istersiniz. Ekmeğimizi buradan yiyoruz desem yeridir… Şaka bir yana, hakikaten bu konudan en muzdarip olanların başındayım. Dil konusunda çok hassasım. Dolambaçlı, ağdalı anlatımlardan, kişilerin anlamadığı dilden yazıp konuşanlardan, deyim hataları ve söylemlerinden bıktım. Şimdi "Şırnak'ın derken yazıldığı gibi okuyacaksınız", "Şırnağın" değil ya da "Cemil Çiçek'in" derken "Cemil Çiçeğin" demenizde bir mahzur yoktur demeyeceğim. "İletişimin tamamlanması" tezim var. Hep bunu anlatıyorum. Yani benim mesajımı alıcı, anlamı bozulmadan alıyorsa "Şırnak'ın" derken de "Şırnağın" derken de o ilden bahsettiğimi anlıyorsa mesele yoktur. Mesaj alıcıya ulaşmıştır. Mesele kulağa hoş gelmesi, ses ahengidir. Tabii ki istisnalar var. Onlara değinmiyorum. Bu işte bu kadar kasıntı olmamak lazım. Bunlar hata değil. Fakat bu işin duayenleri dediğimiz kişiler kendi statükolarını devam ettirebilmek adına bize devamlı tabu gibi kelimelerin nasıl söylenmesi gerektiğini, âri Türkçe kullanılmasını gerektiğini dikte ettiler. Şapkaların kalktığını söyleyenler bile oldu. Hatırlarsınız, "Karımızı sizinle paylaşıyoruz" diye reklamlar vardı. "Karlı işler…" Yağmurlusu da var mı? Neyse, maalesef bu böyle. Bırakın benim kuşağımın, sadece bir kesimin anlayacağı takunya sesli kelimeleri haberlere soktular. Tuttu mu? Tutmadı. Zira dinleyici ve izleyici her daim kontrolördür bizler için. Aldatamazsınız. Direkt ikaz eder, yakalar. Misal, son zamanlarda yakaladığım kullanım ve söylem hatalarını aktarayım size: "Bilinmeyen sır, Beklenmeyen kaza, KPSS sınavı, Geri iade, Servis hizmeti, Full dolu, İlk başlangıç/tanışma, Boşuna israf, Arka fon, Nüans farkı, Yanlış hata…" ‘Beklenmeyen kaza' diye bir yazı dahi yazdım. "Dâhi" değil, "dahi" bu arada!.. Uniact Studio'da sadece diksiyon ve güzel konuşma değil, dil bilgisi aktarımlarım da olduğundan öğrencilerim bu açıdan da şanslılar…

İrfan Atasoy kimdir?

İstanbul'da doğdu. 2000 yılında bölgesel bir radyoda yayıncılık hayatına adım atıp kültür-sanat, şiir ve edebiyat programları yaptı.
2001 yılında TGRT FM'e transfer oldu. Çeşitli programlarda prodüktörlük, sunuculuk ve yönetmenlik görevlerinde bulundu. Ayrıca 2003 yılında Haber Merkezi'ne terfi ederek 17:00 ve 19:00 ana haber ile saat 22:00'de yayınlanan Günün Ardından haber programıyla sektörde önemli bir yer edindi. 2006 yılından itibaren ise ana haber bülteni hazırlaması ve sunumunu yaptı. Hâlihazırda TGRT FM'de hafta içi sabah kuşağında Merhaba Türkiye programını hazırlayıp sunmakta ve Haber Merkezi'nde editör-spiker olarak görevine devam etmektedir. Bu arada TGRT FM Drama Birimi'nde Radyo Tiyatroları ve Arkası Yarın'larda görev almayı sürdürmektedir.

İrfan Atasoy, 2001-2003 yılları arasında İ.B.B Gösteri Sanatları Merkezi'nde Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatroları ve konusunda söz sahibi oyuncu ve yönetmenlerden oyunculuk, 2003 yılında ise Kuşdili Eğitim Merkezi'nde Diksiyon-Spikerlik-Sunuculuk eğitimi aldı.

2005 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü'nden mezun olup aynı yıl İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi İletişim Tasarımı (Sinema-Tv Oyunculuğu) bölümüne girdi. 2009 yılında İletişim Tasarımı'ndan iyi dereceyle mezun oldu.

Aynı üniversitede Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Edebiyatı alanında da Yandal yaptı. Halen İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Tasarımı Ana Bilim Dalı'nda Yüksek Lisans eğitimini sürdürmekte ve Anadolu Üniversitesi'nde de Felsefe Bölümü'nde eğitimine devam etmektedir. Birçok etkinlikte konuşmacı ve Üniversiteler'de konuk eğitmen olarak ağırlanan Atasoy, akademik alanda ulusal ve uluslararası kongre ve konferanslarda da bildiriler yayınlayıp sunumlar yapmaktadır. İrfan Atasoy, günümüz dünyasında "postmodern eğilimler ve problemleri" üzerinde çalışmalarına devam etmektedir.
2001 yılından bu yana birçok tiyatro oyununda rol alıp çeşitli oyunlarda rejisörlük yapan Atasoy, tiyatro çalışmalarının yanı sıra kısa filmlerde de görev almaktadır. Son olarak Kanal D'de yayınlanan "Ceza Mahkemesi" adlı sitcom ile polisiye dizi "Gece Gündüz"de rol almıştır.

İrfan Atasoy'un sinema, dizi, tiyatro ve radyo-televizyon programları üzerine projeleri sürüyor. Kongreler, açılışlar, fuarlar ve panellerde sunuculuk ile birlikte Türkiye çapında tanınan bir Voiceover da olan İrfan Atasoy, belgesel, tanıtım filmi, reklam ve televizyon programlarına sesiyle hayat verip dublaj yapmaktadır.
Ayrıca Uniact Studio kadrosunda Beden Dili ve Diksiyon eğitmeni olarak yer almaktadır.

***

(28.01.2014 tarihli meraklisiicin.com sitesine verdiğim röportajdan...)

Kaynak: https://www.meraklisiicin.com/blog/bedenin-dili-olur-mu-irfan-atasoy-ile-beden-dili-uzerine-bir-soylesi

30 Aralık 2013 Pazartesi

Noel ve Noel Baba Gerçeği...

"Noel, Noel Baba, Christmas, Yılbaşı..." 

Gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz? 

Mîlâdî yılbaşı, Hristiyan olmayan başka birçok ülke gibi bizim ülkemizde de, Hristiyan batı ülkelerindeki gibi karşılanıyor ve 'bizden'miş gibi kutlanıyor. Peki bu doğru mu? Her yıl yeni mîlâdi sene yaklaşırken notlarımı karıştırır, konuyla ilgili neler yazılmış bakarım. Bu sene de araştırdım ettim. 

     Milâdî yılbaşı, Hristiyan alemince (ulü'l-azm bir peygamber olan) Hazreti İsa'nın doğum yıldönümü olarak biliniyor. Böyle bir yıldönümü için tercih edilen, sergilenen etkinlikler, davranışlar hiçbir şekilde bir peygamberin saygınlığı ile bağdaşmıyor. Çünkü bu etkinlikler, yılbaşı dolayısıyla içine girilen bu psikoloji; yeni bir yılı idrak etme sebebiyle gülmek, eğlenmek; beklentilerin gerçekleşmesini ümit etmek; ziyaretler yapmak, hediye alıp vermek gibi masum duygu ve çabaları çok aşıyor. Ölçüsüz ve sınırsız alkol tüketildiği, kumar tutkusunun zirveleri aştığı, bunlara bağlı, bunların sonucu olan olumsuzlukların zirvelere çıktığı bir zamanı tasvir ediyor. Günümüzde yılbaşı dolayısıyla yaşanan bu olumsuzlukları eleştirmek, "gericilikle", "çağdışılıkla" yaftalanmayı göze almayı gerektiriyor. Konuyla ilgili uzun uzadıya yazı yazmak yerine iki önemli Türk münevverinden iki güzel kaynak buldum. Bunlardan biri yazar ve devlet adamı, eski Millî Eğitim Bakanlarımızdan Hasan Âli Yücel; diğeri şair, yazar, öğretmen -bayrak şairimiz- Arif Nihat Asya'dır. Bu iki Türk aydınının Noel ve Yılbaşı yazılarını güzelce tasnif ederek aşağıda sizlerle paylaşıyorum...
   
                                              ***

Not: Hasan Âli Yücel'in "Noel ve Yılbaşı" 1940'larda, Arif Nihat Asya'nın "Noel Baba"1960'larda kaleme alınmıştır. Güncelliğini hâlen koruyan bu iki yazıyı sizlerin dikkatine sunuyor ve takdirinize bırakıyorum...

                                              ***

NOEL VE YILBAŞI - (Hasan Âli Yücel)

Hemen bütün dünyanın kullandığı mîlâdî tarih, bundan birkaç yıl önce, tamamıyla pratik hayat bakımından kabul edildikten sonra, kânunusaninin (Ocak ayının) biri, hafızalarımızda iz tutan bir gün olmaya başladı. Şehirlerimizde birçok aileler, yeni yılı kutlamak için evlerde, dışarıda güzel toplanmalar yapıyorlar. Yiyerek, içerek, gülerek, eğlenerek hayatlarının bir senesini bitirip yeni yıla giriyorlar.

Bu eğlencelerin, ne Hazreti İsa ile, onun doğuşu ile, ne de Noel baba ile hiçbir alâka ve münasebeti yoktur. Bunlar, sadece yeni yıla neşeli girme arzusuyla ve eski yılın aynı şekilde geçirilmesi dolayısıyla yapılmış birer eğlenceden başka bir şey değildir. Yılbaşının Türkün layık ruhunda kendi geçirdiği bir yılın geçireceği bir yıla girişinden başka hiçbir manası olamaz. 
Gazetelerde bazı müesseselerimizin yaptıkları çocuk müsamerelerinde Noel babayı, başında kürklü külahı, sırtında gocuğu, elinde değneğiyle temsil ettiklerini gördüm. Bizim an'anelerimizde Noel baba diye bir şahsiyet bilmiyorum. En eski bir tarihin sahibi olmakla beraber, Türk'ün her yılı, bir evvelkinden daha genç olarak Türk yavrusunun hayaline girmelidir. Kamburu çıkmış, soğuktan donmamak için deriden elbiseler giymiş, süpürge sakallı semboller bizde yoktur. Bizim 'Ay Dede'miz ne kadar güler yüzlüdür; neşesinden yanakları elma gibi tortop olmuş, onun kadar taze ve canlıdır. Biz böyle tanıdık çehreler isteriz ve çocuklarımızın böyle güler yüzler görmeye alıştırılmasını bekleriz.
Esasen Avrupalılar, Hazreti İsa'nın doğumunu, doğduğundan dört asır sonra kutlamaya başladıkları zaman, mahiyeti tamamıyla dinî olan bu törene kendi an'anelerini sokmaktan geri durmamışlardır. Noel babanın giyinişi, soğuk ülkelerin, karlı buzlu diyarların hatırasını taşır. Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde kürke ihtiyaç olabilir miydi? Eğer dediğimiz gibi, putperest an'aneler bu işe karışmasaydı, Noel ağacı, zeytinden olmalı idi. Noel baba ve onun telli pullu ağacı, bir cenuplu (güneyli) hayalinin mahsulü değildir, ancak bir şimallinin (kuzeylinin) ortaya çıkardığı sembol olabilir.
Halbuki Türk muhayyilesi (hayal gücü) böyle şeylere alışık değildir. Türk gerçekçidir. Hayallerinde bile hakikat gizlenir. Uydurma şeylere inanma alışkanlığı onda yoktur. Her şeyi olduğu gibi görür ve öyle görmek ister. Onun bu alışkanlığını bozacak her şey yanlıştır, fenadır. Türk çocuğuna şeker, oyuncak ve yemiş getiren, Noel baba değil, kendi öz babasıdır. Onun doğru bildiği şeyi yanlış öğretmeye kalkamayız.

                                             ***

NOEL BABA - (Arif Nihat Asya) 

-Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum. Fakat,
-29 Ekim'imiz midir, 30 Ağustos'umuz mudur, Şeker Bayramı'mız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramı'mız mı? diye sual açmak da yersiz olmazdı.
Biz muharremlerle, martlarla başlayan yıllar da biliriz... ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı.
Memleketimize, herhalde, Beyoğlu'ndan giren, Haliç'i atlayarak Fatih'lere, Aksaray'lara, sonra Rumeli'ye ve Boğaz'ı aşarak önce Kadıköy'lere, Moda'lara ve sonra Üsküdar'lara ve oradan Anadolu'ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?
İstanbul'un Tepebaşı'ndan Adana'nın Tepebağı'na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?
Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız Rasputin'e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir... bunu hiç merak ettiniz mi?
Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.
O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit'tir... Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.

(Piyer Lermit: [1050-1115] Fransız dini kişiliği. Hıristiyanları, Müslümanlara karşı -Haçlı Seferlerine- savaşa sürükleyen Fransız vaiz. Kaynak: Vikipedia)

O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş... ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır.
Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi?
Bırakın onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz... sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı.

(Lucifer: Hıristiyan inanışında genellikle şeytanı tasvir etmek için kullanılan isimdir. Kaynak: Vikipedia)

Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler.
Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin, yahut bırakın: Haç'ında çarmıha gereyim onu.
Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır!


15 Ekim 2013 Salı

Bu bir "Kurban Bayramı" yazısıdır. "Ne verdinse odur dahî nemiz var..."

Acaba yaşımız ilerledikçe geçmişi daha mı çok arar olduk? Yoksa geçmişteki hasletleri şimdi, sözümona, gözardı ettiğimizden mi bu hale geldik?

Her bayram olmasa da manevi bütün günlerde bunu düşünürüm. 'İnsanda hayallerin yerini hatıralar almaya başladıysa yaşlılık başlamış demektir' diye bir söz var. Oysa ben bu hatıralarla doğdum. Bu hatıralarla yaşadım ve bu hatıralarla sürdürüyorum hayatımı. Beni mutlu kılan şeylerdir bunlar; içimi ferahlatan, beni benden alan...

Bayramların havası bir başkadır. Yemek yemeyi sevdiğimden ötürü biraz buna değinmek istiyorum.

Bayram öncesi açılan baklavalar, baklavanın fırında pişmesi ve o güzelim hamurun hafif yanık kokusu ne enfestir! Eve ayağınızı bastığınızda bir huzur kaplar içinizi. O koku evin dört bir köşesine sinmiştir. Şimdi Kurban Bayramı'nı kutladığımızdan Ramazan-ı Şerif'in yemeklerle bezeli o güzelliğine değinmeyeceğim.

Babanızla gittiğiniz hayvan pazarları bir başkadır mesela. Hatırlarım da bir bayram mahzun mahzun otururken kanepenin bir köşesinde, babam, fıtrat itibariyla sert fakat, müşfik sesiyle; "hadi İrfan, kalk. Kurbanlık bakmaya gideceğiz, hazırlan" demişti. O anki sevincimi hâlâ hatırlarım. Nasıl unuturum ki? Alacağınız hayvan küçükbaş ise hayvanın dişleri, ayakları ve arka üst tarafından kavrarsınız hayvanı, hafifçe sıkarak etli mi yağlı mı olduğunu anlarsınız hemencik. Boynuzları kaç defa dolanmış? Bunları sayarak da iki mi, iki buçuk mu anlayıverirsiniz yaşını. Pazarlık yapılır, kurbanlık alınır. Kaparo verirsiniz. Adınızın ve soyadınızın ilk harfleri yazılır kurbanlığın üstüne. Hep R.A yazarlardı. Sanırım benim mahzun olduğum sene İ.A yazılmıştı mübarek hayvanın üstüne. Bütün bunlar halledildikten sonra anne de daha vakit kaybetmeden kınayı eline alır koşar çitlerle çevrili kurbanlıkların yanına. Kına yakar kurbanına. Tevriye ve Arefe günleri de ayrı bir inşirahtır. Daha Zilhicce ayının başlamasıyla birlikte atmosferdeki o uhrevî havayı hissedersiniz ruhunuzda.

Hele hele her bayram sabahı daha güneş tan yerini ağırtmadan 
babam ile gittiğim bayram namazları hâlâ heyecanlandırır beni. O sabah tekbirlerle yolunu tuttuğunuz caminin yolu daha bir uzasın, tekbirler daha bir toplansın istersiniz. Bu sesler gökkubede daha bir yankılansın diye de dua edersiniz bir taraftan. Babanız bir adım önde, siz bir adım geride. Aslında ne kadar güzel bir terbiyenin örneğidir bu, ne kadar güzel bir hasletin!.. Camiden gelen Kurân-ı Azimüşşân'ın kalplere sirayet edişi ile birlikte yeryüzüne inen o enfes kokuyu derinlemesine ciğerlerimde bir güzel sindiririm ancak gökyüzüne bırakmak istemem. 'Bende kalsın. Hep benimle olsun. O maneviyat uçup gitmesin bedenimden' derim. Camide getirilen tekbirler, o seslerin daha uzak muhitlerden duyulması tüylerinizi diken diken eder, gözleriniz yaşarır. Müminlerin suretlerindeki saadetler ayrı bir tat verir insana. Tanıdık tanımadık herkes bayramlaşır. Elleri öpülür, harçlıklar verilir, camiye yardım yapılır, yoksullar sevindirilir. Camiden çıkışta ise sizleri yine o güzelim hava bekler. Hava yağmurlu da olsa karlı da olsa o atmosfer ruhundan hiçbir şey kaybetmez. Yine derin bir nefes çeker, havayı teneffüs edersiniz. Yarım kalmış bir anın devamıdır sanki zaman o anda. Yine güleç yüzlerle selamlaşır, eve varırsınız. Ev halkı zaten güneş doğmadan önce ayakta olur. Eve varır varmaz aile içi bayramlaşmadan sonra kahvaltıya geçilir. Kurban Bayramı olduğundan kahvaltı biraz acele yapılır. Sonrasında kurbanı kesmek için yola koyulur. Kurbanlığı yatırırken çektiğiniz zahmeti, keserken çekmezsiniz. Herkes kesimin zor olduğunu söyler. Yanlıştır. Tekbir getirilirken ve boğazı okşanırken o mübarek hayvanın teslimiyetini görmek, İslamiyeti özümsemektir aslında. İslamiyet de boynunu büküp teslim olmak değil midir icâbında?  'Acaba bu mübarek kurbanlık gibi biz de tam bir teslimiyet içerisinde miyiz?' diye soradururum kendime o an! 
Kurban kesilir. Sağ taraf konu komşu, ihtiyaç sahibine, solu ise eve ayrılır. O kavurma da ayrı bir tat ve haz verir insana. Ama kavurma kendi yağında pişecek. Dışardan bir katkı olmayacak. Neyse, bütün bunlar olur biter. Eş, dost ve akraba ziyaretleriyle geçer dört gün. O dört gün ne güzel gündür.

Ayrı olsa da bu kervanda şimdilerde cesedimiz
Bir gün tek çıkış o'dur, biz de iltihak ederiz

Ve sonlarına doğru bir hüzün. Bitmesin. Bitmesin ki huzur hep yanımızda kalsın. Bayram sonrasında bayramda yaptıklarımız unutulmasın. Yine çekiştirmeler, birbirinin ardınca kuyu kazmalar, çekememezlikler, iki yüzlülükler, birbirinin ardından konuşmalar, kalp kırmalar, şu üç günlük dünya için yaptıklarımız... Yaşanmasın!.. Ve dahi unutulmasın geçmiştekiler. Bizi bugünlere getirenler. Ve dahi unutturmayalım bizden sonraki gelecek nesillere bu hasletleri. Ne olursa olsun, ister teknoloji ister uzay çağı, bu hasletler yaşayacak. Şimdi diyeceksiniz 'peki yaşanıyor da bu özleyiş, hasret niye?' Haklısınız. Bu bayram da aynı şeyleri yaşayacağım, yaşatacağım; alanı, vereni, hakîkati...

Demiyor mu ki Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri;

Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var
Hakîkat üzre anlayıp bilen sen
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Tutan el u ayak senden gelüpdür
Gören göz u kulak senden gelüpdür
Efendi dil dudak senden gelüpdür
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk
Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk
Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm
Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm
Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hüdâyî'yi sen eriştir murâda
Senindir çünkü hükm arz u semâda
Efendi dahli yok ğayrın arada
Ne verdinse odur dahî nemiz var
 
     Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öper, dua ederlerken bizleri de unutmamalarını istirham ederim. Her gününüzün bayram gibi geçmesi dileğiyle; Kurban Bayramınız Mübarek Olsun...

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Gel, bir garip derviş ol ey gönül…

Gel, bir garip derviş ol ey gönül
Eyleme temâşâ necis ile kaplı şu hayâle
Anla ki cilvesiyle eder seni dîvâne
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Sermâyen olsun rıza-î ilahiyle bir dua
İstememezlik etme âb-ı hayattan bir damla
Bil ki, aradığın dervişlerdedir o servet
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Kim ki bilir cem-i zıddeyn muhaldir
Bir kalpte iki sevgi gönüllere ihanettir
Arzula sen de her daim ebed-i saadeti
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Aç ellerini gözyaşlarıyla semâya
Dua et sen de o bir Allah’a
Tövbe de etmeli gerekli elbet bu yolda
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Nefsin seni uygunsuz işlere alet etmeden
Evvelâ hayırlarla meşgul eyle sen nefsini
Ve dahi sabreyle ne gelirse bil ki o haktan
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

8 Ağustos 2013 Perşembe

Hiç olmazsa bir tebessüm...

Ramazan bayramınız mübarek olsun... 

Bugün, sevinçlerin olduğu kadar kederlerin de paylaşıldığı bir gün. Ortak paydalarda buluşmanın, güler yüzlü olmanın zamanı. Küskünlük zincirlerinin kırılıp özgürlük bayrağının göndere çekildiği bir gün. Bugün "Ramazan Bayramı." 
Tatlanan ağzımızdan kelimeler bir bal gibi akmalı. 
Harflerden süzülmeli şerbeti. Ve dahi unutulmamalı unutulanlar! Unutulmamalı yetimler, boynu bükükler. Bugün merhametli bir birey olmak için yarışmalı. 'El öpenlerin çok olsun...' derken çocukların avuçlarına birkaç kuruş sıkıştırmalı.

Sevmeli, sevindirmeli. Bir elmanın iki yarısının birleştiği gündür bugün. Hatırlayın unuttuklarınızı ve hatırlatın kendinizi ona. Gidin ve bayramını tebrik edin.
Hiç mi vaktiniz yok oturmaya? Gidin, o kişinin kapısını çalın ve bir 'merhaba' deyin. O da mı olmadı. Mesaj atmak yerine telefon açın ve mütebessim sesinizle tebrik edin bayramını. Bakın, o zaman daha güzel olacak. O zaman bir şeyleri anımsayacak ve unutmayacaksınız. Yüreğinize düşerken sevginin damlaları, kaçırmayın; sarıp sarmalayın aklınıza kim geliyorsa.

Hayattakilerle mi sınırlı ziyaretlerimiz? Elbette değil, olmamalı. Ebedi istirahatgâhınıza gitmeyi deneyin, alışın mekânınıza. Toprak kokusuyla çam kokusunun eşsiz esansını çekin ciğerlerinize ki bir gün toprakla yekvücût olduğunuzda yabancı kalmayasınız. Vefat eden yakınlarınızı, şehitlerimizi ziyaret edin. Olacak olanı olmuş bilmek için gidin mezarlara, ebedi evinize. Ziyaret edin ve bir fatiha onbir ihlâs okuyun geçmişlerinizin ruhuna. Siz onları göremeseniz de onlar sizleri görecek, verilen selamı alacak ve sizleri işitecek. İnanın!..

Hatırlıyorum da (o günden sonra unutmadım) bir dua vardı, bir kabri ziyaret ederken okunan. Ve o duanın bende bıraktığı iz. Zira o duayı okuyunca 'vefat edenin azabı kıyamete kadar kaldırılır' deniliyordu. Dua şöyleydi: "Allahümme inni eselüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselam en la tüazzibe hazelmeyyit."

Hadi herşeyi geçtim, hiç olmazsa (kim olursa olsun) bir tebessümü esirgemeyin. Paranız mı yok, tebessüm edin, sadaka dağıtın dört bir yanınıza. En azından bu üç günü güzellikler içinde geçirelim. Birlikteliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi bize düşürmeye çalışanlara fırsat vermeyelim.

Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden muhabbetle öper, Ramazan bayramınızı en kalbi duygularla tebrik ederim. Daha nice nice bayramlara...

16 Haziran 2013 Pazar

Kuşların bizlere söyledikleri…

Kuşlar… Onlar hep umut olmuştur bize. Ne zaman görsek bir kuşu, hemen şairane bir havaya bürünür ve mutlaka bi’şeyler deriz. Hele hele penceremize balkonumuza yuvamıza yuva yapan kuşlara ayrı bir hassasiyet gösteririz. Farklı bir merhamet kaplar içimizi onlara dair. Ve hep söyleriz şu sözü; “kuşların da dili var. Bizlere kim bilir neler anlatıyor, aralarında neler neler konuşuyorlar…” 


Her kuş her cins ayrı bir iletişim aracıyla kendini ifade etmeye çalışıyor. Nebâtat ve hayvanâtın da aynı şekilde bir dili olduğunu düşünürüm. İlla ki bizlere bir şeyler diyorlar ve yaratıcısına onlar da şükrediyorlar. Ben hep  manevi bir yönü olduğunu ve mutlak kendilerince zikrettiklerini düşünürüm onların. Tabii ki aralarında başka şeyler söyledikleri de rivayet olunur. Bunun için kendi çapımca ufak bir araştırma yaptım. Kuşlar bizlere neler diyor, anlamasak da zikrettiği şeyler nedir, n’olabilir diye... Şöyle ki, bir kaynaktan alıntıladığım bilgi Süleyman aleyhisselam ile ilgiliydi. İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden naklederek, Süleyman aleyhisselamın bildirdiklerini şöyle ifade ediyor:

Bazı kuşlar öterken derler ki:

Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.

Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin!

Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir.

Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz.

Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim.

Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-a’lâ.

Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir.

Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur.

Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!

Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî.





Sanırım bundan sonra bu kuşlara ve diğer kuşlara, “öterken acaba neyi zikrediyor” diye düşünürüz. Çözmeye çalışırız o “kuş dilini.” Tabii ki bu kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve mânâlara mahsus olmasa gerektir. Zîrâ, Kur’an-ı Kerim’de Neml suresinde meâlen, karınca ve hüdhüd'ün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları bildirilmektedir. Bizim derecelerimiz onların seslenişlerini tam manasıyla düşünmeye çözmeye elverişli olmasa da en azından “tefekkür müessesesi” için paha biçilmez bir fırsattır diye düşünüyorum. Bir an bile olsa "tefekkür" hepimize iyi gelecektir tabiata bakınca... Beni en çok etkileyen ve en çok sevdiğim kuş ötüşlerine gelince; Kırlangıç, Güvercin, Kumru ve Papağan… Peki ya sizinki hangisi?


23 Mayıs 2013 Perşembe

Bir gün özgür kalacağım...

Hayatın bazı durakları vardır. Bunları siz belirlersiniz. Zamanı gelince ya yıkar ya tamir eder ya da o durakların daimi bekçileri olursunuz. Kalıcıysanız bu durakta, gelen geçen yolcuları sayar, atıp tutmaya başlarsınız can sıkıntısından; "küvetin içine uzanmış Oblomov gibi..."

Bir gün özgür kalacağım…
Eskisi gibi. "Alışkanlarımın esiri olmayı ne kadar da özlemişim!" diyeceğim. Ne bir sevda peşinde koşacağım, ne sevdalar benim ardımca gelecek. Yosun kokulu sahillerin yoldaşı olmaya devam edeceğim bir süre sonra. Atlayıp arabaya boydan boya ölçüsünü alacağım geçtiğim yolların. Sınırları çizilmiş özgürlüğümün çevresinde kaldırım taşlarını söküp söküp denize atacağım. Benzinciye uğrayıp çeyrek depo ziyafet çektireceğim arabaya. Yine taş sektireceğim su üstünde, kaldırım taşlarından kalan artıklarla. Gece ay ışığı yansırken suya, ben yine elime alıp cep telefonumu kitabım için kıssadan hisse yazılar yazacağım. Bir kuru yük gemisi geçecek o sırada kalbimin ortasından. "Ne kadar da kurusun be yük" diye bayağı ve bayat espriler yapacağım. Ama anlayacak beni geçen gemi, ona niçin öyle dediğimi. Şimdi olmasa bile demirleyeceği limanda anlayacak tüm sözlerimi. Geminin içinde yaşayanların tüm yükü kalbimde, dönüşe geçeceğim. Yine saat başı haberleri dinleyip bilgileneceğim yolda. Müzik kutusuna dönmüş radyoların aksine tüm konuşkan radyolara mesaj atacağım. Sıkılıp arabadan, toplumsal bilincimi artırmak için halkımın toplu ulaşım araçlarına bineceğim. Elimde kitap toplu ulaşımın yoldaşı olacağım. Alışkanlıklarıma döndüğümde hayat süregeldiği gibi devam edecek kaldığı yerden… "Öyle özlemişim ki…" diye başlayan cümleler kuracağım. Sonra sil baştan. Yineleyip bütün bunları tekrar başa saracağım. Yine tamir ettiğim bir durakta soluklanıp sonrasında yoluma devam edeceğim. 


Şimdi yolculuk zamanı…
Ara sıra hayatın bazı duraklarında durup dinlenmek hiç de fena bir fikir değil. Tavsiye ediyorum. Bir minibüse benzetin hayatı. Minibüs boşken ne kadar alelâde. Bir dolmuşa benzetin kendinizi. Yükleneceksiniz bazı şeyleri ve zamanı gelince bırakacaksınız. Hayat bu… Bu durakları da siz kurar ve siz yıkarsınız. Mutlu olmak için mutlu taklidi, güçlü görünmek için güç gösterisi yapmak ancak size zarar verir. Kendinizi yenilemek için mutlaka bir durakta dinlenin. Ama bu durak sizin inşaa ettiğiniz bir durak olsun. Ve yaşadığınız onca şeyin ardından ruh sağlığınızın aynen yerinde olmasını istiyorsanız; hayatınızda duracağınız, tamir edeceğiniz ve yıkacağınız durakları iyi belirleyin! Sonrasının bi' pişmanlık ve yalnızlık buhranı olmasını istemiyorsanız... 

Oblomov'u da küvetin içinde öylece sere serpe uzanmış halde bırakmayın. Tutup çıkarın onu. Zirâ uzanmak için evin başka odalarının da olduğunu unutmayın... 

12 Mayıs 2013 Pazar

Anneler Günü'nde Anneme ve tüm Annelere mektup...

Sevgili Anneciğim,

Ne garip; yeni yeni fark ediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler. Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı.

Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti her şey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin...

Kim bilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.


Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik. Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi. Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım. 
Sevginle donandım...

Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi; büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'. Çünkü fark ettim ki anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım... Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta. 

Söyleyemedim sana...
'Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını' anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye.
Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok, onda oluşturacağın acı, acıtır canını...

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle.
Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber. Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? Lâkin artık kafesten uçma vaktiydi'. Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.

Yargıladık birbirimizi bir dönem. Sorguladık. Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda' diye başladıkça ben; değişen takvim yapraklarını koydum önüne.

Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? 


Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun. Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi. Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları. Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda. Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı. Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.

Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi. Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri. Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.

Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli. O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları. İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini. Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.

O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum.


Hem biliyor musun? "SENİ ÇOK SEVİYORUM..."



Kaynak ve dipnot: Bazı kaynaklarda anonim, bazı kaynaklardaysa Can Dündar yazmakta. Mühim olan "bir yürekten" çıkması. Bu gönüllere dokunan yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Tüm Annelerin Anneler Günü bir kez daha kutlu olsun...

12 Nisan 2013 Cuma

Bir Tılsımdır Ölüm...

Bir tılsımdır ölüm...
Bugün, 12 Nisan 2008'de, Program Müdürümüz sevgili Vehbi Arvas abimizin vefâtının beşinci ölüm yıl dönümü. Ne çabuk geçiyor zaman. Daha dün gibi geliyor insana. 
Öyle değil mi?  
Masal gibidir daha çok; tersten işleyen ve doğru giden. 
Masalların girizgâhları hep 'bir varmış bir yokmuş' diye başlar. Küçükken bunun uyumak için bir mesaj olduğunu bilmiyordum. 'Hadi hikayemiz bitti. Ben görevimi yaptım, masalımı okudum. Şimdi sende sıra, yat bakalım...' 
Bense büyüdükçe ve adam gibi adamları tanıdıkça bu fikriyâtım değişti. Hep tersinden algılamaya başladım bu girizgâhı. Bi' sondan gelip sonsuza giden bi' yolcu olduğumuza tam kanaat getirdim. Aslında bir son değil, başlangıcın koynuna atılan bir adımdı bu. Hele hele senin için! Bu dünyaya ait değildin sen. Sanırım bunun bir ispatı da seni kaybetmemizdi. Bizlere hep başka âlemlerden de bahsederdin çünkü. Âb-ı hayattan...  
Bazıları ölenler için 'aramazdan erken ayrıldı, daha yaşayacak çok şeyi vardı' derler. Erken ölüm denen bir şey olduğuna inancım yok. Her ölüm yerindedir, zamanlıdır. Ne bir ileri ne bir geri. Vâde dolunca, meçhule giden bir gemi olmasa da bilinenin bilinmezliğine, idrak edemeyeceğini idrak etmek olduğunun bilincine bir yolculuktur bu. 
Sen benim için 'bir yoktun bir vardın!' Bir masaldın benim için; sebebim. Senin sayende radyoculuk hayatıma başladım, profesyonelliğe adım attım. Desteğini hiç esirgemedin. Senin desteğinle okul hayatına adım attım. Senin yönlendirmelerinle doğru adımlar attım. Seninle geceleri yaptığımız istişare ve danışmalar benim ufkumu açtı. Her akşam radyonun kapısından çıkmadan önce tebessüm ederek ve el sallayarak 'good evening' diyerek gönlüme sürûr veren sendin. Ne anlatmalı daha, ne? Ne dünya vardı gözünde, ne ona dair bir alâmet. Ve sen yokken varsın şimdi. Aynen devam Vehbi ağabey, dediğin gibi!..
Rahmetli Vehbi Arvas abimizi rahmetle anıyoruz. O'na bir fâtiha okuyalım. Dua edelim. Hatırlayan hatırlanır çünkü...
Ve biz o'nu sevdik, seviyoruz. O da bizleri sevdi. Beraberiz be Vehbi abi yine. İnşallah sevdiklerimizle ve seninle olacağız o kutlu gün... 

Not: Vehbi Arvas abimizin vefâtının ardından adına hazırlanan www.vehbiarvas.com sitesinden kendisine dair bilgilere ulaşabilirsiniz... 

19 Mart 2013 Salı

Bir bardak çay ve aile denklemi...


"Çay içelim, çay içelim,
Nefsi hevâdan geçelim..."

***

Öyle değil midir; hangimiz bir bardak çaya hayır diyebiliriz ki? Hangimiz yemeklerden sonra bilmem kaç yüz defa "bi' de çay getiren olsa cilâsı olacak midemizin" dememişizdir? Buram buram gelen bir çaydanlıkta, hele hele bir semâverde gelen çayı peşi sıra ince belli bardaklarda kim bilir kaç bin defa  yudumladık... Çay ile ilgili pek çok şiir, deyim ve güzel söz var. Çay denilince akla mutlak muhabbet gelir. Muhabbet denilince de genellikle şu söz yankılanır kulaklarda; "Gönül ne çay ister ne çayhâne. Gönül sohbet ister, çay bahane..." Doğdurur. En güzel bahanelerdendir çay. Ve mutlak herkes hayatında bir kez de olsa içmiştir bu güzel içeceği. Unutulmamalıdır ki, fazlası zarar, azı da karardır.

Aslında benim değinmek istediğim mesele çay ile ilgili bir aile denkleminin kurulabilecek olmasıdır. Kurulmuştur da. Aslında hayatımızdaki eşyanın bize denk düşen o kadar çok halleri var ki hayata dair çıkarımlar yapıp nasihat bile alabiliriz nasibimiz varsa... Ben de böylesi güzel bir denklemi "bi' bardak çayda" sizlere aktarmak istiyorum. İçenlere afiyet olsun...

***

Çayın alt demliği; kaynanadır, mütemadiyen kaynar durur. Hatta dikkat edilmezse taşabilir. 

Üst demlik; gelindir. Alt demlik kaynadıkça onun harareti artar. Ama aynı zamanda olgunlaşır. Ve çay demlenir.

Bardak; gelinin kocasıdır. Her iki çaydanlıktan da yeterince nasibini alır. Biraz kaynana doldurur biraz da gelin. Bu sebeple denge unsuru çok mühimdir. Açık ya da demli çayın hoşa gitmemesi bundandır.

Çayın şekeri ise; çocuklardır. Tat verir. Çok şeker çayın lezzetini bozar. Şekersiz çaya alışanlar için ise bir tanesi bile fazla gelir

Çay kaşığı; görümcedir. Arada bir gelir, karıştırır gider. Ama dengeli bir şekilde bardağın içindeki vazifesini bitirip kenara konulunca bardağı taşırmaz. 

Kayınpedere gelince; o da çay tabağıdır. Çayın demine, suyuna hiç karışmaz. Bir kenarda yok gibi oturur. Sadece dökülenleri toplar ve çevreye zarar vermesini engeller. Fakat ara sıra boşaltmak gerekir o çay tabağını. Yoksa taşıp her şeyi berbat edebilir.

Çay süzgeci; ailenin sahip olduğu değerlerdir. Aileyi dış müdahalelerden korur. Delikleri büyük olursa cayın tadı kaçar.

Suyu ısıtan ateş ise; hoşgörüdür o olmadan hoşgörüde olmaz...

7 Ocak 2013 Pazartesi

Ölüm... Düğün... Ebediyet...


- Hasan, seni bekliyordum.

+ Beni mi bekliyordun?

- İntikâlime şahit olman için.

+ Neden ben? Ben ölümden çok korkarım

- Muhakkak... Eğer bebeğe zifiri karanlıkta anne karnında şöyle denseydi: “Dışarıda ışığın dünyası var... Yüksek dağları... Muntazam denizleri... Engebeli düzlükleri... Çiçek açan muhteşem bahçeleri... Nehirleri... Yıldızlarla dolu seması... Ve parlayan güneşiyle... Ve sen tüm bu ihtişâma rağmen, burada karanlıklar arasındasın…”
Doğmamış sabî, bu ihtişam hakkında hiç birşey bilmez ve hiç birine inanmazdı. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki, korkuyoruz.

+ Fakat ölümün içinde nur, ışık olamaz. Çünkü o, her şeyin sonudur.

- Bidâyeti olmayan şeyin, nihâyeti nasıl olur? Hasan, evladım, düğün gecemde mahzun durma.

+ Düğün gecen mi?

- Evet, ebediyet ile nikâh gecem. Vakit geldi... Şimdi beni yalnız bırak. Sonra vücudumu kumla örtmek için dön…


(Bab'Aziz filminden alıntıdır)

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kendimiz İçin Düşünmek Ne Demek?


Okuyabilme, okuduklarını düşünebilme, düşündükleriyle uygulama zemini oluşturanlara ve o zemin üzerinde noktayı  koyabilme ihtimali buluna(bile)n okurlara sesleniyorum. Yanlış anlamayın 'insanlara' değil, 'okuyabilme' yeteneği olanlara.

Günümüz münevverlerinden biri olarak gördüğüm Alev Alatlı hanımefendinin değindiği çok önemli bir husus vardı geçtiğimiz senelerde. Arşivimde dolaşırken birden gözüme çarptı bu konu. Beni bu yazıyı yazmama iten sebep de işte budur.
"Kendi kendinize yardım edin" diyor Goethe' yazımın yayımlanmasından birkaç gün sonraya denk gelmişti sayın Alatlı'nın açıklaması. Alev Alatlı, katıldığı bir televizyon programında "Bize ne lazım" diye soruyordu. Evet, ben de 'bize ne lazım?' diye sormuştum o yazımda. Hatta, bu yazıyı sayın Alatlı'nın açıklamalarından aşırdığıma dair e-postalar aldım. Şayet, yazım, programla paralellik arz ediyordu.

Bu yazımıza dönecek olursak, Alev Alatlı, "Benim neyim bu Dünya'ya iyi gelir konusunu düşünüp, uygulamamız gerekir" diyor ve ekliyor; "Sürekli gidip hazır giyim almamamız gerekir. Kendi medenî projemizi geliştirmemiz lazım. Bu cehaletten kurtulmalıyız. Bu noktada da ciddi bir okuma tembelliği var. İçinden çıkılması zor ama oturup düşünülmesi gereken bir durum. İnsanlara 'kendimiz için düşünmeyi' öğretmeliyiz. Türkiye'nin bir inanç haritasının bile çıkarılması lazım. Ne kadar Müslümanız. Ne durumda olduğumuzu görmemiz lazım. Ona göre çalışma yapmalıyız."

Alev Alatlı'nın söylediklerine katılmamak mümkün değil. Hele hele konu böyle bir zemine oturmuşken farklı yorumları da çıkarabilmek mümkün Alev Alatlı'nın söylediklerinden. Elimizde tencere, su, irmik, yağ mevcut ise daha ne istersiniz. Ateşi de bir zahmet siz yakıverin.

Binaenaleyh, toplumlar 'hedefsiz' kaldıkları zaman dağılırlar efendim, dağıtılırlar...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Mostar'ın tepesindeki haç ile gökyüzündeki HİLÂL...


Bosna-Hersek ziyaretimde Mostar'ın en hakim noktasındaki Hun Dağı’nın tepesindeki haç'ı görünce mahzunlaşmıştım. Hırvatlar tarafından, İspanyolların desteğiyle dikilen haç, geceleri de ışıklandırılıyor. 


O haç, aslında, -Allah korusun- zaman ayarlı bir fitne bombası ve şehrin Osmanlı yapısını ortadan kaldırma planı olarak, bilinçli bir şekilde kondurulmuştur oraya. Bunu herkes biliyor. Ayrıca şehre yapılan katedralin 100 metrelik kulesi ve tepesindeki haç da bunu tasdik ediyor. 

Tüm bunları düşününce, hatırıma, Aliya İzzetbegoviç'in Hırvat komutan ya da temsilci ile olan diyaloğu geldi o anda. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim. 

Hatıra şöyle:
Bosna Savaşı esnasında, Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü'nün bulunduğu Mostar şehrinde Hırvat komutanla görüşen Aliya İzzetbegoviç'e, komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devâsâ büyüklükteki haç'ı gösterir ve: "Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilâlden daha yücede bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?" diye mânalı bir soru sorar. 

Aliya İzzetbegoviç de, bu söz karşısında meseleyi gülümseyerek geçiştirir, "hele bir gün geceye dönsün" der. 

Akşam karanlığı basınca da onu dışarıya davet edip şahadet parmağını göğe kaldırarak tüyleri diken diken eden şu sözleri söyler: "Sayın komutan, şimdi sen de bir semâya bakıver! Şu hilâli ve yıldızı görüyor musunuz? Senin onları yok etmeye gücün yeter mi? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Onlar semâda olduğu müddetçe biz de inşâllah varlığımızı devam ettireceğiz!.."

***


Efsaneleşen bu hikâyenin yayılmasıyla farklı türleri de ortaya çıkmıyor değil. Bosna basınında ve Boşnaklarca, yaşananlar, şöyle anlatılmaktadır:

Hun tepesine haç dikilmesi esnasında silahlı çok sayıda Boşnak genç haç'ı indirmek ister. İçlerinden biri Aliya İzzetbegoviç’e "İzin ver o haç'ı başlarına geçirelim" der. İzzetbegoviç ise parmağını gökyüzüne doğrultur ve Ay’ı gösterir. Etrafını saran ateşli kalabalığa "O hilalden daha yükseğe dikmedikleri sürece problem yok" cevabını vererek gençleri sakinleştirir.