15 Ekim 2013 Salı

Bu bir "Kurban Bayramı" yazısıdır. "Ne verdinse odur dahî nemiz var..."

Acaba yaşımız ilerledikçe geçmişi daha mı çok arar olduk? Yoksa geçmişteki hasletleri şimdi, sözümona, gözardı ettiğimizden mi bu hale geldik?

Her bayram olmasa da manevi bütün günlerde bunu düşünürüm. 'İnsanda hayallerin yerini hatıralar almaya başladıysa yaşlılık başlamış demektir' diye bir söz var. Oysa ben bu hatıralarla doğdum. Bu hatıralarla yaşadım ve bu hatıralarla sürdürüyorum hayatımı. Beni mutlu kılan şeylerdir bunlar; içimi ferahlatan, beni benden alan...

Bayramların havası bir başkadır. Yemek yemeyi sevdiğimden ötürü biraz buna değinmek istiyorum.

Bayram öncesi açılan baklavalar, baklavanın fırında pişmesi ve o güzelim hamurun hafif yanık kokusu ne enfestir! Eve ayağınızı bastığınızda bir huzur kaplar içinizi. O koku evin dört bir köşesine sinmiştir. Şimdi Kurban Bayramı'nı kutladığımızdan Ramazan-ı Şerif'in yemeklerle bezeli o güzelliğine değinmeyeceğim.

Babanızla gittiğiniz hayvan pazarları bir başkadır mesela. Hatırlarım da bir bayram mahzun mahzun otururken kanepenin bir köşesinde, babam, fıtrat itibariyla sert fakat, müşfik sesiyle; "hadi İrfan, kalk. Kurbanlık bakmaya gideceğiz, hazırlan" demişti. O anki sevincimi hâlâ hatırlarım. Nasıl unuturum ki? Alacağınız hayvan küçükbaş ise hayvanın dişleri, ayakları ve arka üst tarafından kavrarsınız hayvanı, hafifçe sıkarak etli mi yağlı mı olduğunu anlarsınız hemencik. Boynuzları kaç defa dolanmış? Bunları sayarak da iki mi, iki buçuk mu anlayıverirsiniz yaşını. Pazarlık yapılır, kurbanlık alınır. Kaparo verirsiniz. Adınızın ve soyadınızın ilk harfleri yazılır kurbanlığın üstüne. Hep R.A yazarlardı. Sanırım benim mahzun olduğum sene İ.A yazılmıştı mübarek hayvanın üstüne. Bütün bunlar halledildikten sonra anne de daha vakit kaybetmeden kınayı eline alır koşar çitlerle çevrili kurbanlıkların yanına. Kına yakar kurbanına. Tevriye ve Arefe günleri de ayrı bir inşirahtır. Daha Zilhicce ayının başlamasıyla birlikte atmosferdeki o uhrevî havayı hissedersiniz ruhunuzda.

Hele hele her bayram sabahı daha güneş tan yerini ağırtmadan 
babam ile gittiğim bayram namazları hâlâ heyecanlandırır beni. O sabah tekbirlerle yolunu tuttuğunuz caminin yolu daha bir uzasın, tekbirler daha bir toplansın istersiniz. Bu sesler gökkubede daha bir yankılansın diye de dua edersiniz bir taraftan. Babanız bir adım önde, siz bir adım geride. Aslında ne kadar güzel bir terbiyenin örneğidir bu, ne kadar güzel bir hasletin!.. Camiden gelen Kurân-ı Azimüşşân'ın kalplere sirayet edişi ile birlikte yeryüzüne inen o enfes kokuyu derinlemesine ciğerlerimde bir güzel sindiririm ancak gökyüzüne bırakmak istemem. 'Bende kalsın. Hep benimle olsun. O maneviyat uçup gitmesin bedenimden' derim. Camide getirilen tekbirler, o seslerin daha uzak muhitlerden duyulması tüylerinizi diken diken eder, gözleriniz yaşarır. Müminlerin suretlerindeki saadetler ayrı bir tat verir insana. Tanıdık tanımadık herkes bayramlaşır. Elleri öpülür, harçlıklar verilir, camiye yardım yapılır, yoksullar sevindirilir. Camiden çıkışta ise sizleri yine o güzelim hava bekler. Hava yağmurlu da olsa karlı da olsa o atmosfer ruhundan hiçbir şey kaybetmez. Yine derin bir nefes çeker, havayı teneffüs edersiniz. Yarım kalmış bir anın devamıdır sanki zaman o anda. Yine güleç yüzlerle selamlaşır, eve varırsınız. Ev halkı zaten güneş doğmadan önce ayakta olur. Eve varır varmaz aile içi bayramlaşmadan sonra kahvaltıya geçilir. Kurban Bayramı olduğundan kahvaltı biraz acele yapılır. Sonrasında kurbanı kesmek için yola koyulur. Kurbanlığı yatırırken çektiğiniz zahmeti, keserken çekmezsiniz. Herkes kesimin zor olduğunu söyler. Yanlıştır. Tekbir getirilirken ve boğazı okşanırken o mübarek hayvanın teslimiyetini görmek, İslamiyeti özümsemektir aslında. İslamiyet de boynunu büküp teslim olmak değil midir icâbında?  'Acaba bu mübarek kurbanlık gibi biz de tam bir teslimiyet içerisinde miyiz?' diye soradururum kendime o an! 
Kurban kesilir. Sağ taraf konu komşu, ihtiyaç sahibine, solu ise eve ayrılır. O kavurma da ayrı bir tat ve haz verir insana. Ama kavurma kendi yağında pişecek. Dışardan bir katkı olmayacak. Neyse, bütün bunlar olur biter. Eş, dost ve akraba ziyaretleriyle geçer dört gün. O dört gün ne güzel gündür.

Ayrı olsa da bu kervanda şimdilerde cesedimiz
Bir gün tek çıkış o'dur, biz de iltihak ederiz

Ve sonlarına doğru bir hüzün. Bitmesin. Bitmesin ki huzur hep yanımızda kalsın. Bayram sonrasında bayramda yaptıklarımız unutulmasın. Yine çekiştirmeler, birbirinin ardınca kuyu kazmalar, çekememezlikler, iki yüzlülükler, birbirinin ardından konuşmalar, kalp kırmalar, şu üç günlük dünya için yaptıklarımız... Yaşanmasın!.. Ve dahi unutulmasın geçmiştekiler. Bizi bugünlere getirenler. Ve dahi unutturmayalım bizden sonraki gelecek nesillere bu hasletleri. Ne olursa olsun, ister teknoloji ister uzay çağı, bu hasletler yaşayacak. Şimdi diyeceksiniz 'peki yaşanıyor da bu özleyiş, hasret niye?' Haklısınız. Bu bayram da aynı şeyleri yaşayacağım, yaşatacağım; alanı, vereni, hakîkati...

Demiyor mu ki Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri;

Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var
Hakîkat üzre anlayıp bilen sen
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Tutan el u ayak senden gelüpdür
Gören göz u kulak senden gelüpdür
Efendi dil dudak senden gelüpdür
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk
Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk
Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm
Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm
Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm
Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hüdâyî'yi sen eriştir murâda
Senindir çünkü hükm arz u semâda
Efendi dahli yok ğayrın arada
Ne verdinse odur dahî nemiz var
 
     Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öper, dua ederlerken bizleri de unutmamalarını istirham ederim. Her gününüzün bayram gibi geçmesi dileğiyle; Kurban Bayramınız Mübarek Olsun...

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Gel, bir garip derviş ol ey gönül…

Gel, bir garip derviş ol ey gönül
Eyleme temâşâ necis ile kaplı şu hayâle
Anla ki cilvesiyle eder seni dîvâne
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Sermâyen olsun rıza-î ilahiyle bir dua
İstememezlik etme âb-ı hayattan bir damla
Bil ki, aradığın dervişlerdedir o servet
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Kim ki bilir cem-i zıddeyn muhaldir
Bir kalpte iki sevgi gönüllere ihanettir
Arzula sen de her daim ebed-i saadeti
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Aç ellerini gözyaşlarıyla semâya
Dua et sen de o bir Allah’a
Tövbe de etmeli gerekli elbet bu yolda
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

Nefsin seni uygunsuz işlere alet etmeden
Evvelâ hayırlarla meşgul eyle sen nefsini
Ve dahi sabreyle ne gelirse bil ki o haktan
Gel, bir garip derviş ol ey gönül

8 Ağustos 2013 Perşembe

Hiç olmazsa bir tebessüm...

Ramazan bayramınız mübarek olsun... 

Bugün, sevinçlerin olduğu kadar kederlerin de paylaşıldığı bir gün. Ortak paydalarda buluşmanın, güler yüzlü olmanın zamanı. Küskünlük zincirlerinin kırılıp özgürlük bayrağının göndere çekildiği bir gün. Bugün "Ramazan Bayramı." 
Tatlanan ağzımızdan kelimeler bir bal gibi akmalı. 
Harflerden süzülmeli şerbeti. Ve dahi unutulmamalı unutulanlar! Unutulmamalı yetimler, boynu bükükler. Bugün merhametli bir birey olmak için yarışmalı. 'El öpenlerin çok olsun...' derken çocukların avuçlarına birkaç kuruş sıkıştırmalı.

Sevmeli, sevindirmeli. Bir elmanın iki yarısının birleştiği gündür bugün. Hatırlayın unuttuklarınızı ve hatırlatın kendinizi ona. Gidin ve bayramını tebrik edin.
Hiç mi vaktiniz yok oturmaya? Gidin, o kişinin kapısını çalın ve bir 'merhaba' deyin. O da mı olmadı. Mesaj atmak yerine telefon açın ve mütebessim sesinizle tebrik edin bayramını. Bakın, o zaman daha güzel olacak. O zaman bir şeyleri anımsayacak ve unutmayacaksınız. Yüreğinize düşerken sevginin damlaları, kaçırmayın; sarıp sarmalayın aklınıza kim geliyorsa.

Hayattakilerle mi sınırlı ziyaretlerimiz? Elbette değil, olmamalı. Ebedi istirahatgâhınıza gitmeyi deneyin, alışın mekânınıza. Toprak kokusuyla çam kokusunun eşsiz esansını çekin ciğerlerinize ki bir gün toprakla yekvücût olduğunuzda yabancı kalmayasınız. Vefat eden yakınlarınızı, şehitlerimizi ziyaret edin. Olacak olanı olmuş bilmek için gidin mezarlara, ebedi evinize. Ziyaret edin ve bir fatiha onbir ihlâs okuyun geçmişlerinizin ruhuna. Siz onları göremeseniz de onlar sizleri görecek, verilen selamı alacak ve sizleri işitecek. İnanın!..

Hatırlıyorum da (o günden sonra unutmadım) bir dua vardı, bir kabri ziyaret ederken okunan. Ve o duanın bende bıraktığı iz. Zira o duayı okuyunca 'vefat edenin azabı kıyamete kadar kaldırılır' deniliyordu. Dua şöyleydi: "Allahümme inni eselüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselam en la tüazzibe hazelmeyyit."

Hadi herşeyi geçtim, hiç olmazsa (kim olursa olsun) bir tebessümü esirgemeyin. Paranız mı yok, tebessüm edin, sadaka dağıtın dört bir yanınıza. En azından bu üç günü güzellikler içinde geçirelim. Birlikteliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi bize düşürmeye çalışanlara fırsat vermeyelim.

Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden muhabbetle öper, Ramazan bayramınızı en kalbi duygularla tebrik ederim. Daha nice nice bayramlara...

16 Haziran 2013 Pazar

Kuşların bizlere söyledikleri…

Kuşlar… Onlar hep umut olmuştur bize. Ne zaman görsek bir kuşu, hemen şairane bir havaya bürünür ve mutlaka bi’şeyler deriz. Hele hele penceremize balkonumuza yuvamıza yuva yapan kuşlara ayrı bir hassasiyet gösteririz. Farklı bir merhamet kaplar içimizi onlara dair. Ve hep söyleriz şu sözü; “kuşların da dili var. Bizlere kim bilir neler anlatıyor, aralarında neler neler konuşuyorlar…” 


Her kuş her cins ayrı bir iletişim aracıyla kendini ifade etmeye çalışıyor. Nebâtat ve hayvanâtın da aynı şekilde bir dili olduğunu düşünürüm. İlla ki bizlere bir şeyler diyorlar ve yaratıcısına onlar da şükrediyorlar. Ben hep  manevi bir yönü olduğunu ve mutlak kendilerince zikrettiklerini düşünürüm onların. Tabii ki aralarında başka şeyler söyledikleri de rivayet olunur. Bunun için kendi çapımca ufak bir araştırma yaptım. Kuşlar bizlere neler diyor, anlamasak da zikrettiği şeyler nedir, n’olabilir diye... Şöyle ki, bir kaynaktan alıntıladığım bilgi Süleyman aleyhisselam ile ilgiliydi. İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden naklederek, Süleyman aleyhisselamın bildirdiklerini şöyle ifade ediyor:

Bazı kuşlar öterken derler ki:

Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.

Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin!

Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir.

Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz.

Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim.

Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-a’lâ.

Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir.

Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur.

Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!

Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî.





Sanırım bundan sonra bu kuşlara ve diğer kuşlara, “öterken acaba neyi zikrediyor” diye düşünürüz. Çözmeye çalışırız o “kuş dilini.” Tabii ki bu kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve mânâlara mahsus olmasa gerektir. Zîrâ, Kur’an-ı Kerim’de Neml suresinde meâlen, karınca ve hüdhüd'ün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları bildirilmektedir. Bizim derecelerimiz onların seslenişlerini tam manasıyla düşünmeye çözmeye elverişli olmasa da en azından “tefekkür müessesesi” için paha biçilmez bir fırsattır diye düşünüyorum. Bir an bile olsa "tefekkür" hepimize iyi gelecektir tabiata bakınca... Beni en çok etkileyen ve en çok sevdiğim kuş ötüşlerine gelince; Kırlangıç, Güvercin, Kumru ve Papağan… Peki ya sizinki hangisi?


23 Mayıs 2013 Perşembe

Bir gün özgür kalacağım...

Hayatın bazı durakları vardır. Bunları siz belirlersiniz. Zamanı gelince ya yıkar ya tamir eder ya da o durakların daimi bekçileri olursunuz. Kalıcıysanız bu durakta, gelen geçen yolcuları sayar, atıp tutmaya başlarsınız can sıkıntısından; "küvetin içine uzanmış Oblomov gibi..."

Bir gün özgür kalacağım…
Eskisi gibi. "Alışkanlarımın esiri olmayı ne kadar da özlemişim!" diyeceğim. Ne bir sevda peşinde koşacağım, ne sevdalar benim ardımca gelecek. Yosun kokulu sahillerin yoldaşı olmaya devam edeceğim bir süre sonra. Atlayıp arabaya boydan boya ölçüsünü alacağım geçtiğim yolların. Sınırları çizilmiş özgürlüğümün çevresinde kaldırım taşlarını söküp söküp denize atacağım. Benzinciye uğrayıp çeyrek depo ziyafet çektireceğim arabaya. Yine taş sektireceğim su üstünde, kaldırım taşlarından kalan artıklarla. Gece ay ışığı yansırken suya, ben yine elime alıp cep telefonumu kitabım için kıssadan hisse yazılar yazacağım. Bir kuru yük gemisi geçecek o sırada kalbimin ortasından. "Ne kadar da kurusun be yük" diye bayağı ve bayat espriler yapacağım. Ama anlayacak beni geçen gemi, ona niçin öyle dediğimi. Şimdi olmasa bile demirleyeceği limanda anlayacak tüm sözlerimi. Geminin içinde yaşayanların tüm yükü kalbimde, dönüşe geçeceğim. Yine saat başı haberleri dinleyip bilgileneceğim yolda. Müzik kutusuna dönmüş radyoların aksine tüm konuşkan radyolara mesaj atacağım. Sıkılıp arabadan, toplumsal bilincimi artırmak için halkımın toplu ulaşım araçlarına bineceğim. Elimde kitap toplu ulaşımın yoldaşı olacağım. Alışkanlıklarıma döndüğümde hayat süregeldiği gibi devam edecek kaldığı yerden… "Öyle özlemişim ki…" diye başlayan cümleler kuracağım. Sonra sil baştan. Yineleyip bütün bunları tekrar başa saracağım. Yine tamir ettiğim bir durakta soluklanıp sonrasında yoluma devam edeceğim. 


Şimdi yolculuk zamanı…
Ara sıra hayatın bazı duraklarında durup dinlenmek hiç de fena bir fikir değil. Tavsiye ediyorum. Bir minibüse benzetin hayatı. Minibüs boşken ne kadar alelâde. Bir dolmuşa benzetin kendinizi. Yükleneceksiniz bazı şeyleri ve zamanı gelince bırakacaksınız. Hayat bu… Bu durakları da siz kurar ve siz yıkarsınız. Mutlu olmak için mutlu taklidi, güçlü görünmek için güç gösterisi yapmak ancak size zarar verir. Kendinizi yenilemek için mutlaka bir durakta dinlenin. Ama bu durak sizin inşaa ettiğiniz bir durak olsun. Ve yaşadığınız onca şeyin ardından ruh sağlığınızın aynen yerinde olmasını istiyorsanız; hayatınızda duracağınız, tamir edeceğiniz ve yıkacağınız durakları iyi belirleyin! Sonrasının bi' pişmanlık ve yalnızlık buhranı olmasını istemiyorsanız... 

Oblomov'u da küvetin içinde öylece sere serpe uzanmış halde bırakmayın. Tutup çıkarın onu. Zirâ uzanmak için evin başka odalarının da olduğunu unutmayın... 

12 Mayıs 2013 Pazar

Anneler Günü'nde Anneme ve tüm Annelere mektup...

Sevgili Anneciğim,

Ne garip; yeni yeni fark ediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler. Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı.

Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti her şey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin...

Kim bilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.


Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik. Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi. Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım. 
Sevginle donandım...

Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi; büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'. Çünkü fark ettim ki anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım... Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta. 

Söyleyemedim sana...
'Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını' anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye.
Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok, onda oluşturacağın acı, acıtır canını...

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle.
Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber. Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? Lâkin artık kafesten uçma vaktiydi'. Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.

Yargıladık birbirimizi bir dönem. Sorguladık. Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda' diye başladıkça ben; değişen takvim yapraklarını koydum önüne.

Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? 


Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun. Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi. Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları. Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda. Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı. Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.

Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi. Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri. Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.

Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli. O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları. İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini. Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.

O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum.


Hem biliyor musun? "SENİ ÇOK SEVİYORUM..."



Kaynak ve dipnot: Bazı kaynaklarda anonim, bazı kaynaklardaysa Can Dündar yazmakta. Mühim olan "bir yürekten" çıkması. Bu gönüllere dokunan yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Tüm Annelerin Anneler Günü bir kez daha kutlu olsun...

12 Nisan 2013 Cuma

Bir Tılsımdır Ölüm...

Bir tılsımdır ölüm...
Bugün, 12 Nisan 2008'de, Program Müdürümüz sevgili Vehbi Arvas abimizin vefâtının beşinci ölüm yıl dönümü. Ne çabuk geçiyor zaman. Daha dün gibi geliyor insana. 
Öyle değil mi?  
Masal gibidir daha çok; tersten işleyen ve doğru giden. 
Masalların girizgâhları hep 'bir varmış bir yokmuş' diye başlar. Küçükken bunun uyumak için bir mesaj olduğunu bilmiyordum. 'Hadi hikayemiz bitti. Ben görevimi yaptım, masalımı okudum. Şimdi sende sıra, yat bakalım...' 
Bense büyüdükçe ve adam gibi adamları tanıdıkça bu fikriyâtım değişti. Hep tersinden algılamaya başladım bu girizgâhı. Bi' sondan gelip sonsuza giden bi' yolcu olduğumuza tam kanaat getirdim. Aslında bir son değil, başlangıcın koynuna atılan bir adımdı bu. Hele hele senin için! Bu dünyaya ait değildin sen. Sanırım bunun bir ispatı da seni kaybetmemizdi. Bizlere hep başka âlemlerden de bahsederdin çünkü. Âb-ı hayattan...  
Bazıları ölenler için 'aramazdan erken ayrıldı, daha yaşayacak çok şeyi vardı' derler. Erken ölüm denen bir şey olduğuna inancım yok. Her ölüm yerindedir, zamanlıdır. Ne bir ileri ne bir geri. Vâde dolunca, meçhule giden bir gemi olmasa da bilinenin bilinmezliğine, idrak edemeyeceğini idrak etmek olduğunun bilincine bir yolculuktur bu. 
Sen benim için 'bir yoktun bir vardın!' Bir masaldın benim için; sebebim. Senin sayende radyoculuk hayatıma başladım, profesyonelliğe adım attım. Desteğini hiç esirgemedin. Senin desteğinle okul hayatına adım attım. Senin yönlendirmelerinle doğru adımlar attım. Seninle geceleri yaptığımız istişare ve danışmalar benim ufkumu açtı. Her akşam radyonun kapısından çıkmadan önce tebessüm ederek ve el sallayarak 'good evening' diyerek gönlüme sürûr veren sendin. Ne anlatmalı daha, ne? Ne dünya vardı gözünde, ne ona dair bir alâmet. Ve sen yokken varsın şimdi. Aynen devam Vehbi ağabey, dediğin gibi!..
Rahmetli Vehbi Arvas abimizi rahmetle anıyoruz. O'na bir fâtiha okuyalım. Dua edelim. Hatırlayan hatırlanır çünkü...
Ve biz o'nu sevdik, seviyoruz. O da bizleri sevdi. Beraberiz be Vehbi abi yine. İnşallah sevdiklerimizle ve seninle olacağız o kutlu gün... 

Not: Vehbi Arvas abimizin vefâtının ardından adına hazırlanan www.vehbiarvas.com sitesinden kendisine dair bilgilere ulaşabilirsiniz... 

19 Mart 2013 Salı

Bir bardak çay ve aile denklemi...


"Çay içelim, çay içelim,
Nefsi hevâdan geçelim..."

***

Öyle değil midir; hangimiz bir bardak çaya hayır diyebiliriz ki? Hangimiz yemeklerden sonra bilmem kaç yüz defa "bi' de çay getiren olsa cilâsı olacak midemizin" dememişizdir? Buram buram gelen bir çaydanlıkta, hele hele bir semâverde gelen çayı peşi sıra ince belli bardaklarda kim bilir kaç bin defa  yudumladık... Çay ile ilgili pek çok şiir, deyim ve güzel söz var. Çay denilince akla mutlak muhabbet gelir. Muhabbet denilince de genellikle şu söz yankılanır kulaklarda; "Gönül ne çay ister ne çayhâne. Gönül sohbet ister, çay bahane..." Doğdurur. En güzel bahanelerdendir çay. Ve mutlak herkes hayatında bir kez de olsa içmiştir bu güzel içeceği. Unutulmamalıdır ki, fazlası zarar, azı da karardır.

Aslında benim değinmek istediğim mesele çay ile ilgili bir aile denkleminin kurulabilecek olmasıdır. Kurulmuştur da. Aslında hayatımızdaki eşyanın bize denk düşen o kadar çok halleri var ki hayata dair çıkarımlar yapıp nasihat bile alabiliriz nasibimiz varsa... Ben de böylesi güzel bir denklemi "bi' bardak çayda" sizlere aktarmak istiyorum. İçenlere afiyet olsun...

***

Çayın alt demliği; kaynanadır, mütemadiyen kaynar durur. Hatta dikkat edilmezse taşabilir. 

Üst demlik; gelindir. Alt demlik kaynadıkça onun harareti artar. Ama aynı zamanda olgunlaşır. Ve çay demlenir.

Bardak; gelinin kocasıdır. Her iki çaydanlıktan da yeterince nasibini alır. Biraz kaynana doldurur biraz da gelin. Bu sebeple denge unsuru çok mühimdir. Açık ya da demli çayın hoşa gitmemesi bundandır.

Çayın şekeri ise; çocuklardır. Tat verir. Çok şeker çayın lezzetini bozar. Şekersiz çaya alışanlar için ise bir tanesi bile fazla gelir

Çay kaşığı; görümcedir. Arada bir gelir, karıştırır gider. Ama dengeli bir şekilde bardağın içindeki vazifesini bitirip kenara konulunca bardağı taşırmaz. 

Kayınpedere gelince; o da çay tabağıdır. Çayın demine, suyuna hiç karışmaz. Bir kenarda yok gibi oturur. Sadece dökülenleri toplar ve çevreye zarar vermesini engeller. Fakat ara sıra boşaltmak gerekir o çay tabağını. Yoksa taşıp her şeyi berbat edebilir.

Çay süzgeci; ailenin sahip olduğu değerlerdir. Aileyi dış müdahalelerden korur. Delikleri büyük olursa cayın tadı kaçar.

Suyu ısıtan ateş ise; hoşgörüdür o olmadan hoşgörüde olmaz...

7 Ocak 2013 Pazartesi

Ölüm... Düğün... Ebediyet...


- Hasan, seni bekliyordum.

+ Beni mi bekliyordun?

- İntikâlime şahit olman için.

+ Neden ben? Ben ölümden çok korkarım

- Muhakkak... Eğer bebeğe zifiri karanlıkta anne karnında şöyle denseydi: “Dışarıda ışığın dünyası var... Yüksek dağları... Muntazam denizleri... Engebeli düzlükleri... Çiçek açan muhteşem bahçeleri... Nehirleri... Yıldızlarla dolu seması... Ve parlayan güneşiyle... Ve sen tüm bu ihtişâma rağmen, burada karanlıklar arasındasın…”
Doğmamış sabî, bu ihtişam hakkında hiç birşey bilmez ve hiç birine inanmazdı. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki, korkuyoruz.

+ Fakat ölümün içinde nur, ışık olamaz. Çünkü o, her şeyin sonudur.

- Bidâyeti olmayan şeyin, nihâyeti nasıl olur? Hasan, evladım, düğün gecemde mahzun durma.

+ Düğün gecen mi?

- Evet, ebediyet ile nikâh gecem. Vakit geldi... Şimdi beni yalnız bırak. Sonra vücudumu kumla örtmek için dön…


(Bab'Aziz filminden alıntıdır)

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kendimiz İçin Düşünmek Ne Demek?


Okuyabilme, okuduklarını düşünebilme, düşündükleriyle uygulama zemini oluşturanlara ve o zemin üzerinde noktayı  koyabilme ihtimali buluna(bile)n okurlara sesleniyorum. Yanlış anlamayın 'insanlara' değil, 'okuyabilme' yeteneği olanlara.

Günümüz münevverlerinden biri olarak gördüğüm Alev Alatlı hanımefendinin değindiği çok önemli bir husus vardı geçtiğimiz senelerde. Arşivimde dolaşırken birden gözüme çarptı bu konu. Beni bu yazıyı yazmama iten sebep de işte budur.
"Kendi kendinize yardım edin" diyor Goethe' yazımın yayımlanmasından birkaç gün sonraya denk gelmişti sayın Alatlı'nın açıklaması. Alev Alatlı, katıldığı bir televizyon programında "Bize ne lazım" diye soruyordu. Evet, ben de 'bize ne lazım?' diye sormuştum o yazımda. Hatta, bu yazıyı sayın Alatlı'nın açıklamalarından aşırdığıma dair e-postalar aldım. Şayet, yazım, programla paralellik arz ediyordu.

Bu yazımıza dönecek olursak, Alev Alatlı, "Benim neyim bu Dünya'ya iyi gelir konusunu düşünüp, uygulamamız gerekir" diyor ve ekliyor; "Sürekli gidip hazır giyim almamamız gerekir. Kendi medenî projemizi geliştirmemiz lazım. Bu cehaletten kurtulmalıyız. Bu noktada da ciddi bir okuma tembelliği var. İçinden çıkılması zor ama oturup düşünülmesi gereken bir durum. İnsanlara 'kendimiz için düşünmeyi' öğretmeliyiz. Türkiye'nin bir inanç haritasının bile çıkarılması lazım. Ne kadar Müslümanız. Ne durumda olduğumuzu görmemiz lazım. Ona göre çalışma yapmalıyız."

Alev Alatlı'nın söylediklerine katılmamak mümkün değil. Hele hele konu böyle bir zemine oturmuşken farklı yorumları da çıkarabilmek mümkün Alev Alatlı'nın söylediklerinden. Elimizde tencere, su, irmik, yağ mevcut ise daha ne istersiniz. Ateşi de bir zahmet siz yakıverin.

Binaenaleyh, toplumlar 'hedefsiz' kaldıkları zaman dağılırlar efendim, dağıtılırlar...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Mostar'ın tepesindeki haç ile gökyüzündeki HİLÂL...


Bosna-Hersek ziyaretimde Mostar'ın en hakim noktasındaki Hun Dağı’nın tepesindeki haç'ı görünce mahzunlaşmıştım. Hırvatlar tarafından, İspanyolların desteğiyle dikilen haç, geceleri de ışıklandırılıyor. 


O haç, aslında, -Allah korusun- zaman ayarlı bir fitne bombası ve şehrin Osmanlı yapısını ortadan kaldırma planı olarak, bilinçli bir şekilde kondurulmuştur oraya. Bunu herkes biliyor. Ayrıca şehre yapılan katedralin 100 metrelik kulesi ve tepesindeki haç da bunu tasdik ediyor. 

Tüm bunları düşününce, hatırıma, Aliya İzzetbegoviç'in Hırvat komutan ya da temsilci ile olan diyaloğu geldi o anda. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim. 

Hatıra şöyle:
Bosna Savaşı esnasında, Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü'nün bulunduğu Mostar şehrinde Hırvat komutanla görüşen Aliya İzzetbegoviç'e, komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devâsâ büyüklükteki haç'ı gösterir ve: "Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilâlden daha yücede bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?" diye mânalı bir soru sorar. 

Aliya İzzetbegoviç de, bu söz karşısında meseleyi gülümseyerek geçiştirir, "hele bir gün geceye dönsün" der. 

Akşam karanlığı basınca da onu dışarıya davet edip şahadet parmağını göğe kaldırarak tüyleri diken diken eden şu sözleri söyler: "Sayın komutan, şimdi sen de bir semâya bakıver! Şu hilâli ve yıldızı görüyor musunuz? Senin onları yok etmeye gücün yeter mi? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Onlar semâda olduğu müddetçe biz de inşâllah varlığımızı devam ettireceğiz!.."

***


Efsaneleşen bu hikâyenin yayılmasıyla farklı türleri de ortaya çıkmıyor değil. Bosna basınında ve Boşnaklarca, yaşananlar, şöyle anlatılmaktadır:

Hun tepesine haç dikilmesi esnasında silahlı çok sayıda Boşnak genç haç'ı indirmek ister. İçlerinden biri Aliya İzzetbegoviç’e "İzin ver o haç'ı başlarına geçirelim" der. İzzetbegoviç ise parmağını gökyüzüne doğrultur ve Ay’ı gösterir. Etrafını saran ateşli kalabalığa "O hilalden daha yükseğe dikmedikleri sürece problem yok" cevabını vererek gençleri sakinleştirir.
 

16 Kasım 2012 Cuma

"Kendi Kendinize Yardım Edin Diyor" Goethe

Boş zamanlarımız o kadar çok ki haddi hesabı yoktur. Eğer boş vakitlerimizi saniye saniye hesaplayabilseydik ne kadar zararda olduğumuzun farkında olurduk. Ama tren kaçmış değil, koşarak yetişebilirsiniz. Yetişemeseniz dahi – hani tren raylarından çıkan o yanık koku vardır ya – geride bıraktığı koku cesaret verir size. 
En azından bu yazıyı okuduktan sonra… 

Misal; çalışıyorsunuz.
İşinize servis ile yahut toplu ulaşım araçlarından faydalanarak gidiyorsunuz. Ev ve iş arasındaki boş zamanı değerlendirebilirsiniz.
Nasıl mı?
Kitap okursunuz ya da teknolojik cihazlarınız vasıtasıyla sesli kitapları dinleyebilirsiniz. Ne bileyim, insan davranışlarını inceler ve üzerinde düşünürsünüz…
Size, benim uzun zamandır uyguladığım bir teknikten bahsedeyim. Nesneleri büyütün, küçültün, piramit şekline sokun. Değişik şekiller verin. Bir otobüsü kibrit kutusu, durakta bekleyenleri de kibrit olarak düşünün. Kibrit kutusunun LPG ile çalıştığını, bunun tehlikesinin ise önü alınamayacak ne gibi sonuçları ortaya çıkaracağını sorun kendinize ya da kibritlere! Nesneler arasındaki küçüklük büyüklük farkını değiştirdiğinizde, bir elmayı karpuz gibi görmeye başladığınızda anlayın ki aslında beyninize ince ayar çekiyorsunuz demektir.
Boş zamanlarınızı kendinizi geliştirecek işlere verin.
Boş boş bakmayın sokaklara, bulunduğunuz ortama. Baktığınız bir arabanın jantının hemen içinde yer alan fren balatası olabilir. Onu hissedin ve ne işe yaradığını düşününün. Beyninizde uzun zamandır kapalı olan kapıları bir bir açın. Fren sizlere neyi çağrıştırıyor. Trafik canavarını mı? O zaman bu canavarı ortadan kaldıracak formüller düşünün. Hayata nasıl endeksleyebileceğiniz ve insanlara bu konuda neler anlatabileceğinizi hissedin. "His" demişken, kendi kendinize sorun. "Şu an ne hissediyorum?"
"Acaba jantın hemen içinde yer alan fren balatasını niçin seçtim? Hissettiğimi mi yaptım, yoksa yapmak istediğimi mi?" Hissettiğiniz hakkında ne hissettiğinizi düşünün.
Ve hesaba çekin kendinizi bir müddet sonra. "Neyim, kimim, niye bunları düşünüyorum? Zamanımı neden boşa harcıyorum? Acaba bu yazı benim zamanımı mı çalıyor?" diye bir düşünün.
Bu yazılanlardan sonra böyle bir şey hayatım boyunca yapmayacağım derseniz inanın ki kendinizi kandırırsınız. 
Çünkü yaklaşık bir dakika kırkyedi saniye 60 salisedir sizin beyninizin sağ ve sol tarafları harekete geçmiş durumda! Ortada bulunan zar da ortadan kalkarsa problem kalmayacaktır. Bu zar sağ beyninizle sol beyniniz arasında geçişi engelliyor. Kısacası, düşünmezseniz ve yeni fikirler ortaya koyamazsanız bu zar gittikçe kalınlaşıyor ve tabir-i caizse dut yemiş bülbül gibi bakıyorsunuz Dünya'ya... Yaşama umudu kalmamış bir insan emsali.
Şayet zaman bizler için değerliyse neden yürürken ıslık çalıp da başımızı ağrıtıyoruz. Zaman görece bir kavramdır. Bazıları gözlerini açıp kapayıncaya dek yıllar su gibi akıp giderken, yarının garantisini hangimiz verebilir bize?
Artık fark edin artık bir şeyleri.
Kendinizi fark edin, ona göre hareket edin.
"Hayatta edindiğim en büyük bilgi şudur" diyor Goethe; "Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, hiç kimse yardım etmez..."
Az da olsa bugününüz yarınınızdan farklı olsun…


19 Ekim 2012 Cuma

Behzat Ç. dizisi ve kitap atıfları...


Kaliteli dizilere hasret kaldığımız televizyonlarda, imdadımıza bir manada Behzat Ç. dizisi yetişti desek, bir nebze kendimizi avutmuş oluruz. Sinema formatında, sinemasal atıflarla işlenen ve örülen bir dizi karakteri var Behzat Ç.'nin... Bunlardan, geriye dönük olarak birkaç misal vermek istiyorum.

***

Behzat Ç.'nin 51. bölümünde bir kitap göndermesi vardır. Dizinin giriş ve çıkış sahnesinde (aynı sahnedir) Lermontov'un "Zamanımızın Kahramanı" kitabı göze çarpıyor. Abi'nin cansız bedeni koltukta dururken, hemen arkada, Behzat'ı gördüğümüz planda, belleğimize Lermontov nakşediliyor. Doğru bir atıf.

Zira "Zamanımızın Kahramanı" kitabı ölümle dans eden, ölümü tahmin eden, ölümü çağıran, ölüme yol öğreten bir kitap.

Şöyle der kitapta bir yerlerde: "Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden bir kaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarıda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor. Bunlardan biri tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekisiyse... Öteki ne olacak?.."

İşte tam da bu kısım sanki Behzat'ın ruh halini o sahnede çok iyi bir şekilde betimliyor... 

***

Dizide daha önce de 41. bölümde Şule'nin hastanedeki odasına giren Behzat, Leo Malet'nin "Hayat Berbat" kitabını çekmeceden alıp ceketinin içine sokuyordu. Kitabın isminden de anlaşılıyor sanırım. Behzat Ç., Şule, Yaşananlar, eşittir: Hayat Berbat... Aslında direkt Behzat ile ilintili bir kitap... 

Birkaç yerde daha pek göze çarpmasa da sinematografik, reklamdan öte güzel göndermeler mevcuttu. Emrah Serbes ve senaryo ekibini bu açıdan kutlamak gerek...

4 Eylül 2012 Salı

Soli Deo Gloria (Tüm görkem Tanrıya ait)


Sanatçı kimdir? Sanatçı nasıl olmalı? Gerçekten sanatçılar zanaatçı, müzisyenler müzikçi, yazarlar ise birer anlatıcı değiller mi? En azından günümüz dünyasında nitelikli sanat yapanlar bir elin parmağını geçebiliyor mu?

Bütün bu soruların cevabı Bach’ın eserlerinin sonuna yazdığı üç harfte gizli aslında. Mütevazılıktan bihaber, egonun Kaf dağının eteklerinde süzüldüğü, mükemmeliyet peşinde koşan insanoğlunun kimi zaman –çoğu zaman- kendini kaybederek ilahlığa soyunup “ben yarattım” diyebilme küstahlığını gösterebilmesi işte burada yatıyor. Bach’ın –kendince- haddini bilerek durması gerektiği noktada gün yüzüne çıkıyor herşey ve kendine “sanatçı” diyebilme cüretini gösterip herşeyi mübah kılma gayretinde olanlara da “Kral Çıplak” diyor Bach.

Bundan sonrasını gelin, eleştirmen Asuman Kafaoğlu-Büke’nin bir yazısından derlemelerle sürdürelim:


“…Johann Sebastian Bach eserlerinin sonuna imza atmak yerine kısaca S.D.G yazarmış, “Soli Deo Gloria” sözcüklerinin kısaltması olarak. Tüm görkem Tanrıya ait anlamına gelen bu sözü yazmasının nedeni, kusursuz bir eser yazmadığını -kaldı ki eser kusursuz bulunacaksa, bunun nedeninin ilahi olacağını- zaferin sadece Tanrıya ait olabileceğini anlatmak içindi. Bazı çağlarda, günümüzden farklı olarak, sanatçılar kendilerini öne çıkarmak istemezlerdi. Eserlerini imzalamadan, hatta saygı duydukları bir ustanın ya da sanatlarını destekleyen soylunun imzasıyla öne sürmeye çekinmezlerdi. Kendilerine müzisyen yerine müzikçi, sanatçı yerine zanaatkar, yazar yerine anlatıcı demeyi tercih ederlerdi.
…Bach, insanlık tarihin tanıdığı en büyük bestecilerden biri olmasına rağmen, kendini her zaman müzikçi olarak gördü.
Benzer şekilde Jan Van Eyck, bugün otoportre olduğu sanılan “Kırmızı Türbanlı Adam” adlı resminin çerçevesine, “Als İkh Kan” yazmıştı. “Elimden gelenin en iyisi.”
…Belki Platon’un idealar felsefesi açısından baktığımızda daha iyi anlamamızı sağlıyor bu davranışı. Platon’a göre “Bu dünya, Fikirler aleminin bir taklididir” taklit olan bir varlığı taklit eden sanatçının ise bundan kendine pay çıkarması doğru değildir. Mükemmel olan Platon için fikir, Bach ve Van Eyck içinse ilahi yaratıydı…” 

24 Temmuz 2012 Salı

Dün öldü, bugün can veriyor, yarın henüz doğmadı.*


Mübarek Ramazan-ı şerif geldi. Henüz başlarında olmamıza rağmen zaman su gibi akıp geçiyor. Umarız bu ayın rahmet ve bereketinden –yanlış iş ve davranışlara sapmadan- istifade edebilir, faydalanabiliriz. 

''Şaşkınlık içindesin, sendeki bu çile ne?
Eğer bin bilsen bile, gel danış bir bilene!''

Uzun zamandır böylesine bir istiğrak içinde olmamıştım. -Burada 'istiğrak' lâfzını 'derin düşünce nöbetleri' şeklinde kullanıyorum.- İstiğrak dediysem aşk-ı ilâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek anlaşılmasın...

Nerede (bizlere) o nimet, ele geçer mi acep
Eğer ister isen hulûs-i kalp ile, hidayet erişir elbet…

Umarız ve dileriz ki Mâsivâ'ya köle olmaktan kurtuluruz… Mühim olan kılçıklı olan bu yolda tam ortadan ilerlemek, yan yollara sapmamak, nakil üzere –aklın nerede kullanılacağı bellidir- hareket edip istikamet üzere yürümektir.

''Oku, elbet o güzel, birgün rû-nümâ olur,
muhabbetle okuyan mâsivâdan kurtulur.''
(İmâm-ı Rabbânî – Mektûbât)

Yüz farklı olayı tek gözle görmekten öte tek gözle yüz farklı olayı tahlil edip gözlemlemekte işin esası!..
Haddime değil ama sizleri bu mübarek ayda ön yargıdan kurtulmuş, objektif ve ezberlerinizi bozmuş bir şekilde olan biteni izlemenizi salık veriyorum. Dedim ya haddime değil...

Radyolarda o kadar olmasa da televizyonda iftar ve sahur programlarına dikkat edin. Eline neyini alan, defini kapan soluğu kamera karşısında alıyor. Hoca diye geçinen bazı zevat ise fıkıh ilminden çok hikâyeler anlatarak, ağlayarak sızlayarak, dizlerini döverek vakit geçiriyor. Hele bir de kendi çapınca hadis-i şeriflere atıf yapmadan Kur'an-ı Kerim tefsiri yapanlar var ki, onlara değinmiyorum bile. O da lazım mı? Elbette. Prof. Dr. rahmetli Orhan Karmış hocanın Tefsir programını hâlâ izler ve dinlerim. Ama önce bu mübarek ayda orucu bozan ve bozmayanlar, yapılacak ibadetler ve diğer meseleler sohbet tadında muteber kaynaklara dayanılarak anlatılsa daha bir faydalı olur. 
Odun ateş olmadan yanmaz! Altta akan neyli dümbelekli müzikle hikaye anlatanlar da var. Hoş hikayeler de yok değil. Bir nevi 'ahh ne kadar güzelmiş. Bak şimdi şu herif bunu yapıyor. Kendine dikkat etmiyor. Sen ne diyorsun. Nerede o eski insanlar…' diye iç geçirmek şöyle dursun, 'düşünce tecavüzüyle', leş, ölü eti yemeğe varan, kendimizi mübarek ilan ettiren hikayeler!.. İlmin temellerini bilmeden böylesine şeyleri –kılavuzsuz- dinlemek insanı, kâmil olmaktan öte zelil ilan ediyor. Uyanık olmak lazım.

Bir de ilâhi dedikleri şeyi –ilâhi müziksiz olur!- şarkı formatında piyasaya sürüp -hatta cover'larını yaparak- milletin parasını yiyenler var. Artık bunlar belli bir piyasa edinmiş durumda. Şirketleşmiş ve bu işi sanki bir "ibadet"mişçesine yapmaktadırlar. Hatta eline gitarı alan gençler, bizim dedelerimizin saf dillerinden süzülen o güzel ilâhileri 'ilâhi' olmaktan çok uzak bir şekilde okumak ne kelime, "çığırıyorlar." Bu da yetmiyormuş gibi remix yapıyorlar. İlâhi ve müzik, doğu ile batı gibidir. Hiç bal acı biberle süzülür mü!? Tahlili doğru yapmazsak neşteri yanlış yere vururuz. Bizi de ancak teneşir paklar!

''Ârife tarîf olmaz, sivri sinek saz gelir,
Gâfile söz nâfile, davul zurna az gelir.''

Bütün ön, arka, yan, alt, üst yargılarınızı bir kenara bırakın ve bakın. Saz, tambur, gitar, kanun, def, ney… gibi çeşitli müzik aletleriyle adeta pavyonvâri bir hava estiriyorlar. Sahur-iftar bahane, biz eğlencemize bakalım havasındalar!
Hele hele Esma-ül Hüsna'yı, o mübarek isimleri altta ney fonuyla canlı performans yapanları görünce… Yıllar önce bir büyüğüme "elimde çok iyi tasavvuf müzikleri var. Onları sisteme yükleyebilirim" demiştim. O esnada kendisi gazete okuyordu. Mütebessim bir yüz ifadesiyle –bak ben biliyorum gibilerinden değil de, doğrusu budur. Sana her şekilde bunu ispatlayabilirim şeklinde- "tasavvufun müziği olmaz!" demişti. Araştırınca doğru olanın öyle olduğunu anladım. O zamanlar bilmiyordum. Hâlâ çoğu şeyi bilmiyorum. Fakat en azından suyun geldiği boru temiz, su da temiz olunca şifâ hâsıl oluyor. Su temiz olup boru pis olsaydı, vay halimize.

''Herkes aynı metotla, yola gelmez, tavlanmaz,
Davul zurna çalarak dağda keklik avlanmaz.''

Bu işlerde nakli bırakıp aklı ön plana çıkarırsanız daha neler zuhur eder, varın siz düşünün. Yakında Türksat 3A'dan bir frekans tahsis edilip 'bundan sonra televizyondaki hocaya uyarak kılacaksınız' denilirse bunun sorumlusu hepimiz oluruz. Bunlara alet olunmamalı.

''Öyle kolay uyanmaz, ne söylesen gâfile,
Eğer nasibi yoksa, ne söylesen nafile.''

Beni derin bir düşünce buhranına sürükleyen bir başka mevzuya gelince…
Ramazan ayıyla birlikte –zaten önceden de yürürlükte! olan- çeşitli koroların ot gibi bitmesidir. Hem de çocuklardan kurulu korolar! Bunlar çalgılı sözlü sağa sola sallanıp şarkı söylüyorlar. Adına da ilâhi diyorlar.
Durdum… Baktım… Kapattım…
Sanırım doğru olanı yaptım. Uzun zamandır gördüğüm ama farkında olmayarak zaplayıp geçtiğim bu şeyin zifiri karanlığında boğulurken buldum kendimi. Planlı bir faaliyetin ürünleri olduğunu sizler de çok iyi bileceksiniz tüm bunların. Hollywood filmlerinde kilise korolarındaki o masum gibi görünen çocuklar –özellikle zenciler kullanılmıştır, bu da manidar- beynimize öylesine nakşedilmiş ki hiç sorup sorgulamadan, hiç düşünmeden, alıp yurdum malı gibi bağrımıza basıyoruz. Bu koroların özellikle nerelerde pazarlandığına ve sunulduğuna dikkat edin. İçten içe yapılmak istenileni görmek veya görmemek ellerimizde. Ancak uyanık olmak, yapılanları reformistliğe vurup bizleri aldatmaya çalışanların yaldızlı söz ve görüntülerine aldanmamak hepimizin boynunun borcudur. 'Adam sen de…'leri bırakıp 'böyle gelmiş böyle gitmez' deme zamanı. Biz yine olumlu düşünelim, pozitif söyleyelim 'yarın çok geç olabilir' değil, 'yarın çok geç olmadan' diyelim…

''Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.''

***


* Yazının başlığındaki söz Bişr-i Hafi hazretlerine ait bir sözdür. Bişr-i Hafi, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Horasan'ın Merv şehrinde ve Bağdât'ta yaşamış olan büyük velîlerdendir. İsmi, Bişr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû Nasr'dır. Yalınayak gezdiği için "Hafî" lakabıyla bilinir. 'Bişr-i Hâfî' diye meşhûr olmuştur. 767 (H.150) senesinde Horasan'ın Merv şehrinde doğup, 841 (H.227) senesinde Bağdât'ta vefât etmiştir.  Kabri orada olup ziyâret yeridir.

13 Temmuz 2012 Cuma

Platon, idealar ve güzellik...


Platon, özü ya da ideayı değil görünüş dünyasını yansıttığını düşündüğü resmi ve edebiyatı küçümser. Çünkü ona göre sanatın kendisine konu edindiği (benzettiği, taklit ettiği) nesneler ideaların birer gölgesidir. Zira doğanın duyularla algılanabilir özelliklerini edilgin biçimde kopya etmek sanat için amaç olamaz. 

Platon geçici görüntü altında daim olan özün yakalanmasını ister. Nesneyi yansıtma (mimesis, taklit) aslına, yani nesnelerin ilk örnekleri olan idealara ne kadar uygun olursa sanat eseri o ölçüde "güzel" olur. 

Yani kısaca Platon'a göre bütün duyularla algılanabilir güzellikler, mut­lak ve akla dayanan güzelliğin yani güzellik ideasının yansımasından başka bir şey değildir...

29 Haziran 2012 Cuma

Düşler, çocuklar ve biz. Ne kadar gerçeğiz?..

Hepimizin hayalleri var. Uçsuz bucaksız bir vahada alabildiğine uzanan. Çoğu zaman düşündüklerimiz sadece bir “düş” olarak kalıyor. Hiç olmayacağını bile bile oynuyoruz bu oyunu. Ama öyle değil mi ki zaten hayat; bir hayal ve oyundan ibaret! O zaman tadını çıkarmak için daha çok düş kurmak gerekiyor. Değil mi? “Evet” deyip bu oyuna başlayalım o zaman… 
 
Şimdilerde, kendimizi, büyümüş “olgun insan modu”na sokup, kravatlar takıp takımlara büründüğümüz şık giysiler içinde veyahut dizaltı bir eteğin yamacından bakarken buluyoruz. Büyüdüğümüzü hissettiğimiz –yanıldığımız- anlar da tam olarak bu zamanlarda başlıyor. Kravatların uzunluğuna paralel dizaltı eteklerden bastığımız yerleri seyrediyoruz çoğu zaman. Bunun için hep bir maske ile dolaşıyoruz. İş hayatının dışında dahi hâlâ o ruh haliyle kişiliğimize yön veriyoruz. Garip bir paranoya. Kabul. Ancak oyun içinde oyun oynamayı bırakalım. Bakın, size güzel bir oyun teklifim var. Hani o uzun zamandır mantıkla işleyen beynimizin bizleri "ânı yaşamak"tan uzak kılan bir oyun. İşadamlığı, işkadınlığı, çöpçüsü, teknisyeni, manavcısı, evkadını, vesairesi… İşliklerinizi ve kimliklerinizi atın bir kenara. En azından bu yazının sonuna kadar. Gelin bir oyun oynayalım sizinle. Ânı, şimdiyi yaşamanın unutulduğu bir zaman boşluğunda…

Gözlerinizi, derin bir nefes alırken kapayın hafifçe. Şimdi iyice sıkın ve nefesinizi verirken gevşetin gözkapaklarınızı. Kendi hâline bırakın… Fazla değil, çok çok az gerilere gidin. Zihninizin algılarını açın ve arkanıza şöyle bir bakın. Gülümseyin bir de yahu. Hadi, haylaz bir çocuk tebessümü konsun yüzünüze. Kaldırın başınızı ve bakın gökyüzüne. Asık suratlı işadamı modundan ve demir leydiliklerden sıyırın kendinizi. Ne var ne yoksa çıkarın üstünüzden. Anadan üryan olun! Evet evet, neden deli muamelesi yapıyorsunuz ki bana. Şu an bir oyundayız mâdem, yapın söylediklerimi…

Uzanın boş bulduğunuz bir yere. Ayakkabılarınızı da çıkarmayı unutmayın. Hani hatırlar mısınız, oyunlar oynardık parklarda, bahçelerde, dar sokak araları ve boş arazilerde. Çocukluğumuzun nişânesi tertemiz hafıza tahtamız misali, boş bulduğumuz kağıt ya da duvarlara resimler çizerdik. Örülü saçlı kızlar, ağzında pipo olan oğlanlar. Rüzgâr güllerine çalan papatyalar, kelebekler, kuşlar, ağaçlar resmederdik. Kumlardan kaleler ve dahi kumlara çizdiğimiz hayaller, parmak ucumuzla bulutlara dokunup yaptığımız şekiller…

Derin bir nefes daha alın. Hiçbir şey düşünmeyin ama. 
Hadi uzanın yere. 
Sırtınızı en sağlam yere, toprağa verin. Açık ama aralarda gökyüzünün maviliğini perdeleyen bulutlu bir göğe baktığımızda çocuk iken, hayalimizin olup olmayacağını hiç düşünmezdik. Bir yapboz gibi yapar yapar yine bozardık. Sonra hadi başa sar. Tekrar bir resmi çizmenin heyecanıyla yapardık bunu. En mutlu olduğumuz çocukça masum hallerimiz…
Uzandınız mı yere?
Açın kollarınızı.  Bacaklarınızı da ister iki yana açın, ister diğer bacağınızın üstüne atın. Bir bacağınızı çekin kendinize, diğerini de onun üstüne. Şimdi yeniden gülümseyin. Hayaller kurun, sevdiğiniz ya da sevebileceğiniz kişileri düşünün. Sizi kızdıran, hayattan yıldıran insanları da su dolu yoğurt kabına kattığınız toz deterjanla iyice karıştırın. Sonra tahta mandallar arasından bir baloncuk çıkarın. Baloncuk havadayken parmağınızın ucuyla dokunduktan sonra “pıt” sesini duyup etrafa renkli şekiller dağıtarak yok olduğunu düşünün. Tüm olumsuzlukların pozitif bir şekil alması gibi.
Sizin gibi…
Âşık olduğunuz adamı, kadını kendi kıyafetiyle değil de, sizin kesip biçtiğiniz giysilerle giydirin.
Her zaman yaptığınız gibi…
Fakat sâfiyâne bir tavırla yapın bunu. Evcilik oynayın mesela sevdiğinizle. Küçük bir çadırın içinde hep mutlu olacağınız hâyâline kapılın… Deniz kenarında, bir balkonda, çimenlerin üstünde, evinizin halısı ve kanepesinde yapın bunu. Hadi, tebessüm edin şimdi.
Sizi sevenler daha çok sevecekler. Yanınızdan geçenlere aldırmadan bir seksek oynarmış gibi zıplayın. Çocukken hiç düşünür müydük, yaptığımız bir hareketin yadırganacağını? “Koskoca adama-kadına bak, ne hallerde” diyenlere, hadi yaramazlık yapalım, dilinizi çıkarın. Hatta yürüyen merdivenin tersine yürümeye çalışın.
Komik mi? Hayır…
Eğer bu çocukluğu hâlâ yapabiliyor ve gülümseyebiliyorsanız tüm bu anlattıklarıma ve anlatamadıklarıma, ancak varsınız demektir. Düşünüp düşünü kuramadığım daha birçok şeyi sizler geçirin hayatınıza. Anlatın ve yazın bunları, not edin. Bana da söyleyin. Hayatınızdakilere de ne olursa olsun asık bir suratla bakmayın yüzlerine, negatifliğinizi yüklemeyin üstüne. Çocuk tebessümü yerleşsin yüzünüze. Gülümsemeyi bilin.

Çok mu yıldınız hayattan, rol mü yapıyorsunuz hep. Yoksa “mış” gibi yapnaktan bıktınız mı? Mızıkçılık yapıyorsunuz demektir o zaman. Hadi, şimdi de başınızı koyabileceğiniz bir diz, bir dost, bir sevgili, bir kardeşlik varsa anlatın içinizden ne koparsa. Bir çığ gibi yuvarlayın hepsini. Ağlayın, sızlayın, arada çocuksu tebessümler fırlatın, susun, uyuyun, konuşun, sızıp kalın… Ama içinize atmayın.

Uzanın düz bir yere, sırtınızı dayayın size dayanak olan -birine- her şeye. Kurun hâyâlinizi. Ortak edin buna, size değer veren bir insana. Sizi anlayabilecek bir dosta, aşka, bir başa. Hiç mi olmadı bir taşa… Hadi, gülümsemenin ve çocuksu hayalleri kurmanın vaktidir şimdi… Bu bir test. Bir oyun. Bir gerçeğe dönüş testi. Düşünün bir kez daha. Şimdi derin bir nefes alın. Düşleriniz, çocuksuluğunuz ve siz.
Ne kadar gerçeksiniz?..

24 Mayıs 2012 Perşembe

Beklenmeyen Kaza!..

Bir kez daha şükrettim, bir kez daha dayanağı oluştu, sağlam bir temele oturdu; 'dünyada bulunduğumuz süre zarfında yer kalay, gök bakır olsa rızktan endişe etmeme ve aç kalmayacağımıza dair' o müjde. Bu gidişle ne aç kalırız ne de açıkta!.. Medya varlığını sürdürdükçe bizlere de yeni iş kapıları açılacaktır muhakkak. Bir internet sitesi, bir gazete, dergi ya da kitap… Her ne ise o 'bunlarda' varlığımızı sürdüreceğiz biz de.

Özel bir haber televizyonunun canlı yayınında haberi aktarmaya çalışan muhabirin ayna gibi parlayan ve kameramanlara diyafram problemi çıkaran kafasından odamı ışıtan o sözü duyunca neşelendim bir an. Hava parçalı çok bulutlu bir Ankara havası idi. 'Ne yazmalı ne yazmalı…' derken 'sen çok yaşa' nidâsıyla şenlendi yuvam. Gerçi yayınlayacağım yazı hazırdı. Fakat arşivde sürmanşete çekip, bu yazıyı manşetten vermeyi uygun gördüm.

Bilindiği üzere 31 Ocak 2009 Cumartesi günü Bolu civarında bir ambulans helikopter düşmüş, bir emekli kara pilotumuz hayatını kaybetmiş, yabancı bir pilot da ölmüştü. Emekli kara pilot Albay Süleyman Kıyak için 2 Şubat Pazartesi günü Ankara Kocatepe Camii'nde bir tören düzenlendi. İşte bu törenden bilgiler aktarmaya çalışan muhabirimiz 'dakika bir gol bir' tadında bir söz sarf etti. 'Cumartesi günü beklenmeyen bir kaza! sonucu yitirdiğimiz…'
Zaten gerisini dinlemeye gerek kalmadan kapatıverdim televizyonu. Söylenen sözlere fazla takılmayan, katı kuralcılığın ötesinde 'iletişimin tamamlanması' tezimle hayat boyu aç kalmayacak birisi olan ben, bu söz karşısında 'oha falan oldum yani!' Kusuruma bakmayın bunu söylediğim için. Konuyu sıvamak bir yana bu kadar da değil ama benim dahi kanıma dokundu! Bunu bir sunucu veya spikerin yapması kabul edilemez zaten. Bu kişinin muhabir olmasını da geçtik fakat lise diploman da mı yok be kardeşim? Heyecan diye savunma noktası oluşturmak isteyenlere de bu kişinin bu işinde 'kaşar' olduğunu belirtmek isterim. Bize bir de en önemli 'siyasi, polisiye ve adliye' haberlerini aktarıyor. 

'Kaza nedir?' buna bakmak lazım önce. Yani kaza, beklenmedik zamanda, ansızın olur. Değil mi? Yani geçip otobüsün karşısına 'gel ulan, geeeel, gel de çarp sineye…' derseniz bu beklenmeyen kaza mıdır, beklenen mi? Hem kazalar beklenseydi bu lâf o muhabirimizin ağzından çıkar, kaçar mıydı? Onun için kazaya rıza göstermeli ve belki de bu 'beklenmeyen kaza'yı 'kazârâ' oldu varsaymalı!..

6 Mayıs 2012 Pazar

“Abrakadabra” derken aslında ne demek istiyoruz?

“Abrakadabra” Ârâmîce bir kelîmedir.  

“Abra” Ârâmîce’de “yaratacağım” anlamına gelir. “Alef, Bet, Reş ve Alef” harfleriyle yazılır. Fiilin kök “B-R-Alef”dir. Bu kök İbrânîce’de de Tevrat’ın ilk cümlesi olan “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı”da “Bereşit Bara Eloim et Aşamayim veet Aarets” cümlesinde “Bara” yani “yarattı” olarak karşımıza çıkar. 
Aynı kök Arapça’da da –çoğunlukla yerine H-L-K kökü tercih edilse de- bulunur ve kullanılır. “Abra” sözcüğü de bu kökten az önce sözü edilen gelecek zaman veznine göre türetilmiş bir sözcüktür ve “yaratacağım” anlamına gelir.

“Kadabra” kısmını ise açıklamadan önce bir kez daha bölmek gerekiyor, “Ke’dabra” şeklinde. Buradaki Ke ya da Ki, Ârâmîce’de bir bağlaçtır. Arapça’da “Key”, İbrânîce’de “Ki” şeklinde görülen bu bağlaç İngilizce’deki “like, as, that”, Fransızca’daki “afin que” ya da Farsça’daki “Ke” bağlaçlarıyla benzer ya da aynı anlamdadır. Türkçeye de “ki” olarak çevrilebilir. Kef ve Yod harfleriyle yazılır.
 
Dabra, sözcüğü ise yine Ârâmîce ve İbrânîce’de ortak olan bir kökten, söz, söylemek, demek anlamındaki D-B-R kökünden gelmektedir. Aynı kök İbrânîce’de Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın İbranice adı olan DeVaRim sözcüğünde karşımıza çıkmaktadır ki: bu ad, “sözler” anlamına gelir. Abrakadabra’nın “dabra”sı ise “söyledim, dedim” anlamına gelir Ârâmîce’de. Sonuç olarak Abrakadabra ile ilgili buraya kadarki bilgileri bir araya toplarsak elimizde şu cümlenin olduğunu görürüz: “Söylediğim gibi yaratacağım”. 

Abrakadabra, kanımızca Ârâmîce’de “söylediğim gibi yaratacağım” anlamına gelir ve henüz Sihirbazlara, “illüzyonist” denmediği dönemlerde bu türden sihirbazların bu cümleyi dillendirmeleri oldukça mantıklı görünmektedir. Arapça, Farsça bir birleşik sözcük olan sihr (büyü) ve baz (oyun, oynayan)’ın böyle bir oyun oynamış olması mümkündür... 

Bazı sözleri dillendirirken ne anlama geldiklerini bilmeden söylediğimizden belki de bu bilgi bizleri aydınlatacak ve söylediğimiz kelîmelerden kurduğumuz cümlelere kadar daha titiz davranmamıza sebep olacaktır.


Not: Dil uzmanı ve çevirmen Mahir Ünsal Eriş’in notlarından derlemedir…