26 Şubat 2012 Pazar

Fırsat ve Şans...

Fırsat ve şans... Bu iki kelîme ayrı gibi gözükse de temelde aynı olmakla beraber 'biri olmadan diğeri olmaz' denkleminden öte bir şey değildir… Biliyorum yazının henüz başında yukarıdaki cümleyi çözmek için bir hayli çaba harcadınız, harcıyorsunuz. Daha girizgâhta bir düşünce buhranına sürüklemek istemem sizleri. Ancak biraz daha temeline inelim işin… 

Türk Dil Kurumu (TDK) 'Fırsat' sözcüğünü  "Herhangi bir şey için en uygun zaman, uygun durum veya şart, vesile, okazyon" olarak açıklıyor. 'Şans' kelîmesini ise "Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek. Bir olayın olabilirliği. Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum" şeklinde tanımlıyor. 'Fırsat' Arapça, 'Şans' ise Fransızca kökenli sözcükler. Amacım bu iki sözcüğün dilbilimsel açıdan tahlilini yapmak değil. Fakat bu iki kelîmeyi hayata eşlemek için çıkış noktalarını bilmek gerekir. Yani kavramı elde tutmak. Zira soyut şeyleri ifade etmek çok yürek ister!..

Bir kişi için fırsat mı önceliklidir, şans mı daha elzemdir? Sanırım burada biraz durup düşünmek gerekiyor.
İnsanın önce şansı olmalı. Bu şans 'kendisinde' olmalı ama. Bunu da öncelikle kendine vermeli. Diyelim ki bir kişi hayatı boyunca hep üzülmüş, hüzün dolu sayfaların değişmeyen kalemi olmuş. Ve her birliktelikten –bu her türlü birliktelik olabilir- yenilgiyi sırtlanıp da ayrılmış. Diğer insanların da kendini üzeceğini düşünüp, hep bir savunma halinde geçirmiştir yaşamını. Tüm insanları ezilesi bir böcek olarak görmüştür. Bu fikriyatta olan kişi, "İnsanları gördükçe hayvanları daha da sevmeye başladım", "İnsanlar aslında ne çok hayvanlara benzer" v.b gibi sözlerle kendini toplumdan soyutlar ve bir yalnızlığa iter. Bu hayata karşı bir 'küsme' ve 'yeniliş'tir. 

Peki ne yapmalı da hayata dönmeli? 

Önce kendine bir fırsat tanıyıp, karşısındakine ya da karşısındakilere şans vermeli. Değil mi ki hayat paylaştıkça değer kazanır, mutluluklar çoğalır, hüzünlerse bir bir yok olur! Aslında bu denli düşünce krizine tutulmuş kişiler paylaşmanın tadını dahi unutmuşlardır. Eğer paylaşsalardı hayat onları kazanmaya çalışadursun, onlar daha önce hayatı kazanacaklardı. Bir insan nereye kadar kendini kapalı kapılar ardına gizleyebilir? Tüm insanî duygularını bir sandığın içine gömüp, anahtarını kırıp okyanusun dibine atma gafletinde bulunabilir. Eğer bizler toplumdaki bireyler için de varsak, bunu yapmaya pek hakkımız yok gibi. En azından uzun vadede... 

Bu kişilere kim yardımcı olabilir? 

Herhangi bir şey için en uygun zamanı kendisi oluşturmalı. Sonrasında ise mantıkla açıklanmayan bir takım rastlantısal olayların sebebi olan güç, yani 'şans' devreye girmeli. Yani bir olayın olabilirliği. Elbette mantıkla açıklanır bir yanı vardır bunun! Ancak derinlere inerek yazının ana hedefinden sapmak istemiyoruz… Önce bir fırsat, sonrasında ise bir şans. Ancak biri olmadan diğerinin olabilirliğinin mantıksal bir açıklamasını yapmamı beklemeyin benden. İkisi de birbirine muhtaçtır. Tek bildiğim bu. Bunu iş hayatına da uygulayabilirsiniz. Biz bir ilişkiler ağıyla ilintilendirdik. 

Velhâsıl, konu ne olursa olsun karşınızdakine şans verip kendinize fırsat tanımaz, kendinize fırsat tanıyıp karşınızdakine şans vermezseniz; hüzün dolu  trenin yolcuları arasında bir ömür boyu nereye gideceğinizi bilmeden camdan seyredersiniz hayatı. Hem de trenin nerede duracağını bile bilmeden. Makinist olmak istiyorsanız bazı riskleri de almak zorundasınız. Ancak o zaman görürsünüz trenin geride bıraktığı duman bulutlarını. Duraklayacağınız yerleri de siz belirlersiniz; eğer kendinize fırsat tanıyıp, karşınızdakilere şans verirseniz…

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ben küçükken penceremden bulutlara bakardım…

Hepimiz masallarla büyüdük. Masal dinlemeyenimiz ya da okumayanımız yoktur. Hepimizin bir hikaye kitabı olmuştur; büyük büyük resimle kaplı. Hayatın gerçeklikleriyle yüzleştiğimiz andan itibaren –hayat ve gerçek neyse- bizi reel ve rasyonel düşünceye iten bazı nedenler oldu. Oysa bizler masalların devasa dünyası içinde kaybolup gittik. Ya da gerçekten gerçek olduğunu bildiğimiz şeyden kaçmak için 'masallar'a sığındık.

Evimizin balkonundan yahut terasından çamaşır mandallarıyla baloncuklar uçurduk. Hayallerimiz o kadar hafifti ki her yere gidebiliyordu sorgusuz sualsiz. Hep çocuksu yanımız kalsın istedik. –'İstedik diyorum, çünkü büyüdüğümüzde kendimizi çocuklar gibi kandırıp 'çocuk yanım' demeye utanmıyoruz-

Hep masal dinleyelim ama hayat bize acı vermesin. Hayat masal gibi olsun ancak mutlu bitsin. Bir kurbağayı öpüp prens yapmalı, kırmızı başlıklı kızı kurda yem etmemeli. Hansel ve Gratel'in evinin dış cephesi tatlı olsun fakat içi acıyla dolmasın. Mümkün mü? Belki ama gerçekçiyseniz nâmümkün.

Ne zaman gökyüzüne baksak bulutlara bir anlam verdik küçükken. Dürüst olalım, şimdi de veriyoruz. Ama gerçekçi olmak var ya beni mantıksız olmaktan alıkoyuyor. Mantıklı olan kişiler de masallardan kalan bulutlar üzerinden piyasa yapıyor. Kalan zaman milletten mantık bekleyen zevat, iş elinden hiçbirşey gelmeyen ölüme gelince bulutlara, göklere sığınıyor.
Bir yakını ya da bir sevdiği öldüğünde, "Kim bilir şimdi sen hangi buluttasın. Biliyorum, bulutların üstünde süzülüyor, keklik gibi sekip boşluk bulduğu yerden bize bakıyorsun" diyenler bana soğanın cücüğünü hatırlatır! Beni bulutlarla anmalarını istemem. Bulut hatırlanacak ve hep görülecek bir şey. Bir anlam ifade ediyor. Oysa ben anlamsızlığın anlamını bilmek istiyorum. Bana sonsuzluğu ifade etmiyor. Ben sonsuzluğu istiyorum. Bana hasret, acı, cefa lazım.

Bir kişinin öldükten sonra nasıl bir yere gittiğini duyuyoruz ancak görmüyoruz. Tasavvur edemiyor soğanın cücüğü! Ben hiç dedemi, babaannemi ve geride kalan tüm sevdiklerimi bulutlarda aramadım. Aradığım yer mezarlık ol(ur)du. Sadece toprak, çam kokusu ve suyun yek vücutken çıkardığı o esrar-ı esans bana sonsuzluğu hatırlatır.
Onların nereye gittiklerini ancak ben öldükten sonra göreceğim. Bu yazıyı okuyup vakti saati gelenler de görecekler ki nasıl bir yermiş orası. Masallar ile gerçeklik arasındaki keskin çizgiyi göremeyenlerin kelleleri vurulup boşluğa asılır. O zaman bir bulut gibi hafif olursunuz ancak. Öldükten sonra açık olan muhtelif noktalarımıza tıkanan pamukla karıştırmayalım bulutları lütfen…

27 Ocak 2012 Cuma

Kar Taneleri ve Melekler...

Her yer bembeyaz. Her yer saf ve temiz. Şimdi milyon adet kar tanesi yağıyor gökten. Daha önceleri de yağmur damlaları yağmıştı.
Ve en güzeli ne biliyor musunuz?
Her kar tanesini bir melek indiriyor usul usul şimdi. 
Her bir kar tanesini ve yağmur damlasını yeryüzüne indirmekle görevli bir melek var. 
Öyle çok ki bu meleklerin sayısı, bir kar tanesini ve bir yağmur damlasını yeryüzüyle buluşturan o meleğe kıyamete kadar bir daha hiç sıra gelmiyor!..

Yağmur damlası renksizdir, şeffaftır ve dahi temizdir. 
Kar ise bembeyazdır, o da temizdir. 
Ne güzel bir birlikteliktir bu. 
Anlayana ne güzel bir ibrettir. 
Mucize mi? 
Daha n’olsun… 
Yağmur ve kar’ın mikro boyuttaki şekillerine değinmiyorum bile. Binbir çeşitteler.
 
Peki, gökten inen yağmur damlaları ve kar tanelerine dikkat ettiniz mi hiç? 
Yağmur damlaları ve kar taneleri havada birbirleriyle hiç çarpışmazlar. Görünmez muntazam bir hat ile semâdan inerek toprakla gark olurlar. 
Her bir melek o nur tanelerinin yeryüzüyle buluşması için kusursuzca görevlidirler çünkü.

Bu güzelliği öğrendiğimden bu yana yağan her yağmur ve kar'da bunu düşünürüm. Her bir meleği haddim olmayarak hissetmeye, kalbimin en güzel yerinde duyumsamaya çalışırım. Tane tane içime yağdığının düşünü kurarım. Ve ruhumuzun da bir tane hafifliğinde göğe yükselmesi için dua ederim.

Bundan sonra yağan her yağmura, dört bir yanınızı bembeyaz saf bir örtüyle kaplayan kar’a bir de bu gözle nazar edin. 
Tefekkür eyleyin.
Ve huzur denilen o eşsiz sakinliği yaşamaya çalışın. 
Bir an bile olsa...

25 Ocak 2012 Çarşamba

1984 ile Orwell'cı mısınız, Cesur Yeni Dünya ile Huxley’ci misiniz?

"Gözümüzü 1984’e dikmiştik. O yıl gelip de kehanet gerçekleşmeyince sağduyu sahibi Amerikalılar kendilerine usul usul övgüler düzdüler. Liberal demokrasinin kökleri sağlam çıkmıştı. Terör her yere sıçrasa da Orwellci kabuslar en azından bize uğramamıştı.

Oysa Orwell’in uğursuz öngörüsünden başka bir öngörü daha bulunduğunu unutmuştuk: Bu değişik kehanet, Aldous Huxley’in biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan Brave New World’uydu ( Cesur Yeni Dünya, çev. Ender Aral, Yılmaz Y.,1989). Okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, Huxley ile Orwell’in kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan baskısının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre, süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır.

Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumayı isteyecek kimseni kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley ise pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley’in Brave New World Revisited’de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, “İnsanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı”nı hesaba katmamıştı. Huxley, Orwell’in 1984’ünde İnsanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Brave New World’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bize nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu..."

(Neil Postman’ın “Televizyon Öldüren Eğlence” kitabının önsözünden alıntıdır)

15 Ocak 2012 Pazar

Kelebeğin Kanatları...

Bir şaire sormuşlar, -ancak bu şairin dili o kadar karmaşık ancak bir o kadar da sadeymiş ki- "Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz?" O da cevaben, "sabah kalkarım, dışarı bakarım ve yazmaya başlarım. Ne görürsen, börtü böcek, etkilenir kağıt kalemi alır yazarım" demiş.

Sanırım hiçbir zaman iyi bir edip olamayacağım. Açıkçası böyle bir ihtirasım da yok. Eğer yaşanacaklar listesinde böyle bir şey varsa zaten yaşarım. Olmuştur zaten gelecekte olan! Söz uçar, yazı kalır. Konuşup atmosferin boşluğunda sallandıracağıma sözlerimi, yazayım dedim. Gelecek nesillere de bir faydası olur, şahsıma olduysa! 

Benim de o şairden bir farkım yok. -Nasiplenmek adına söylüyorum bunu- Yıllar geçtikçe bunun farkına daha bir varıyorsunuz. Geçilen her yaşta 'ben çok hızlı yaşıyorum. Hayatı çabuk tüketiyorum' diyorsunuz. Ama seneye bir bakmışsınız, aynı cümleleri yineler hâle gelmişsiniz. Onun için o şairden aşağı kalır yanım yok son zamanlarda. Ne görürsem göreyim karmakarışık sözcükler geçiririm aklımdan. Bir mantık çizgisine oturtmam cümlelerimi. İyice bir karıştırırım beynimde. Birbirinden ayırt edilemez sözcükler. Sonunda da süzme mercimek içer gibi daldırırım kaşığımı fikir tasıma. İşte ortaya, şu ana kadar yazdıklarım ve bundan sonra yazacaklarım çıkar.

Benim de o şairden aşağı kalır yanım yok! Yine yazmıştım kendimce, "Yalnızlık, yalın olmama hâlidir, ki bu bir birlikteliktir" diye. Durup dururken yazarım böyle şeyler. Aklıma gelir olur olmadık yerde. Helâ da bile!.. Ya bir slogan gibi bırakırım ya da bir yazıya konu ederim aldığım notumu. Bu da bir yazıya konu oldu. Yalnızlıkla ilgili bu sözü elektronik ortamdaki iletime yazmıştım. Adıyla özdeşleşen, 'iyi kalpli, iyi huylu, iyi insan', "bunu sen mi yazdın?" dedi. Ben de "evet" dedim. "Tahmin ettim" dedi ve bana yazılacak bir şeylerin ipucunu verircesine, "yalnızlıktan ancak bir birliktelik çıkarabilecek tek kişi sen olabilirsin!" deyiverdi.
Yani şimdi oturup da bu söz üzerine yazılmaz mı dostlar?

Şu iki sözü ele alın; 
 
"Yalnızlık, yalın olmama hâlidir, ki bu bir birlikteliktir."

"Yalnızlıktan ancak bir birliktelik çıkarabilecek tek kişi sen olabilirsin."

     Sizce birbirine paralel bu iki söz, kelebeğin kanatlarından müteşekkil bir âhengin rüzgarını estirmiyor mu yüreklerde?..

10 Ocak 2012 Salı

Uyku İlacı...

Bazı şeyleri düşünmek
Ve unutmak için
En iyisi mi uyumalı
Şimdi yatma vakti
Sağ tarafına dön
Ve kapa gözlerini
İlacı budur belki…

20 Aralık 2011 Salı

Mesafe, Bulutlar ve Güneş...

Bazan bulutların arasına gizlenmek kaydıyla kendisini özletmeyi akıl eden güneşi daha fazla seviyorum şimdi.

Büyüklerime huzurun formülünü sorduğumda “mesafe” derlerdi hep. Mesafeli ilişkilerin daha saygı dolu olduğunu salık verirlerdi. Fakat nedendir sıcakkanlılığımız bu mesafeleri azalttı çoğu zaman. Elde ettiğimiz sonuçlar da hep pişmanlığa yakın oldu bu yüzden. İşte bu sebeptendir ki çok ama çok sevdiklerinizle dahi aranızda bir sınır –mesafe- olmalı. Ve karşınızdaki, o sınırı asla geçmemesi gerektiğini bilmeli… Bu bilgi bizlere, ‘söylenmemesi gerekenleri söylenmiş’ kılar bir anlamda. Düşünsenize, eğer insanlar her istediklerinde, ağızlarına geleni söyleselerdi o vakit saygı denem bi’şey kalmazdı. Dolayısıyla bunun sonucu olarak da çamur kıvamında sevgiler türerdi her yerde. Yüz göz olurdu taraflar. Ne demişler, “insan söyleyemediği sözün galibi, söylediği sözün mağlubudur.” İşte bu, unutulmaması lazım gelen şifrelerindendir hayatın; eğer bu konuda başarılı saymak istiyorsanız kendinizi. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir özeleştiri diye de alabilirsiniz. “Kelin merhemi olsa kendine başına sürermiş.” Sanki bu atasözü benim için söylenmiş! Yazmaya ve konuşmaya başladığımda ahkâm kesmekte hiç ama hiç zorlanmıyorum ancak iş yaşamaya geldiğinde en basit kuralları bile hiçe sayıyorum. Ne hezeyan! Teori ile pratik arasındaki fark da bu. Öyle değil mi?

Bir derdi var bu yazının. Farkındasınız. Ve diyorsunuz belki de “ne anlatmaya çalışıyorsun?” diye. Hemen söyleyeyim. Güneşin gezegenimize biraz daha mesafeli durması yazdırdı bana bu satırları. Onu özlemek sanki sahip olmaktan daha güzel. Hatta en güzel şey. Ne acı, ne mutluluk, ne de başka bir duygu hasretin yerini alamaz. Kısaca bütün duyguların içinde en gizemlisi özlemdir; ‘O’na duyulan hasret. Aşktan bile daha gizlidir onun pırıltısı. Hissedilir sadece. Aynı anda hem yakar hem de sevdirir kendisini. Birisini özlemek hoştur. İnsan özlediğini abartır ve sevdiğine sahip olmadığı özellikleri yakıştırır. Yanınızda olsa sıkılacağınız kişiyi, belki uzaktayken daha erişilmez sayarsınız. Daha değerli. Belki de sırf bu yüzden suretini görmeyip sadece sesini duyduğunuz ya da yüzünü görüp sonra konuşmaya başlayan kişiyle bulunduğunuz ortamdan uzaklaşırsınız. Bir daha ne sesini duymak ne de görmek istersiniz. Bunun da tek bir formülü ve cevabı var. İnsanlar sahip olduklarını değil, sahip olmak istediklerini severler. Kendi hayal dünyalarında ürettikleri bir kahramana vurulurlar. Kavuşulduğunda ise gerçekler gün ışığına çıkar. Eğer sahip olduğunuz, gerçek aşk değil ise o zaman bitecektir. Çünkü hiçbir canlı, hayal kahramanı gibi yaşayamaz. Her insanın zaafları, eksikleri, hataları vardır. Kabul. Bunlarla birlikte “vurdun, kanıma girdin, kabulümsün” diyorsanız muhatabınızı o zaman seviyorsunuz demektir. Her olaya iyi tarafından bakmaya çalışmak lazım. Mutlaka iyi bir taraf vardır her daim. Mesele sadece onu görmek, istemektir. İstedikten sonra yapılamayacak hiçbir şey yoktur. İnanın. Tıpkı benim bugün güneşi sevişim gibi… Uzaktan, mesafeli, değerli ve biricik. Benim onu bütün yakıcılığıyla kabul etmem mümkün değil. Buna gücüm yok. Ama yokluğuna da tahammül edemem. Sırf bu yüzden araya usulca tül gibi çekiliveren bulutlara minnet borçluyum. Güneşi bana daha değerli kılıp özlettikleri için…

29 Kasım 2011 Salı

Attilâ İlhan şiirlerinde para, yoksulluk ve sefalet…

Şiirlerin vazgeçilmezi mutlak suretle aşk, dolayısıyla imkânsız aşklardır. Kimisi için hiç olmayan bir aşk bile (platonik vakalar) bu alana dahil edilebilir. Kimisi için ise her imkân vardır ama daha fazlasını istemesinden ötürü parasızlıktan yakınmaktadır. Hafif puslu bir bohem havayı da içine kattığınızda popüler şiirler arasına bile girebilir. 

Neredeyse tüm yazar ve şairler gibi Attilâ İlhan da şiirlerinde hep yoksulluk ve parasızlık, ötelenmişlik ve toplum arasında yalnızlığı kaleme almıştır. Bir şairi parçalarına ayırarak sadece tek bir yönünü ele almak biraz daha kolay gibi gözükse de o alanda derinlemesine bir araştırma yapmak zorundasınız. Biz Attilâ İlhan şiirlerinde para, yoksulluk ve sefaleti kısaca ele alacağız. Pek derin bir tahlile gerek kalmadan şairin şiirlerindeki akçasal endişelerine ve bu yüzden bir ulaşılamama, terk edilme, kovulma ve yakınmalarına ayna tutmaya çalışacağız anahtar kelimelerle…  

Attilâ İlhan, elbette böylesine bir yazıda ele alınacak hacimde değil. Ayrıca bu antolojik bir araştırma hiç değil. Bunun altını çizmek özellikle istiyorum. Sadece gözümüzden kaçan, okuyup farkına varamadığımız ve olağan bir şekilde okuduğumuz şiirleri biraz daha özümsemek gayesiyle bu yazıyı kaleme alıyorum. Öncelikle Attilâ İlhan şiirleri deyince karşımıza ne gibi tanımlamalar çıkıyor onlara bir bakalım… 

Paris Arrondissement'ları (ilçeleri), Kafelerde, Bistro’larda içilip yenilen adına pek âşina olmadığımız içecek veya sigara isimleri, meşhur bir şairden bir dize ya da şairin bizzat adı, Fransız fahişe imgesi için bir takım dişil adlar, Paris yağmuru ve bol yağmurluk ihtiva eden betimlemeler, sağda solda orada burada sizi birilerinin takip ettiği paranoyasıyla bir takım gizemli şahısların gölgeleri; paranoya, parasızlık, sefalet, yoksulluk, imkânsız aşk, puslu hava ve getirisi olarak bir takım kesici-delici aletler Attilâ İlhan şiirlerinde ön plana çıkan betimlemeler olarak gösterilebilir… Buradan yola çıkarak aşağıda örnekleriyle sunacağımız şiirler ile birazdan yazacaklarım konuyu daha da iyi anlamanıza yardımcı olacaktır.  

Bazı şairler gerçekten yoksuldu(r). Kimileri ise varlığın içinde bir yoksullukla(!) mücadele ediyordu(r). Attilâ İlhan’ın da varlıklı bir aileden geldiği herkesçe bilinmektedir. O da varlık içinde yokluğu yaşama/yaşatma gayretini ana gaye edinmiştir.  Attilâ İlhan’ın düşünce yapısı malumumuz olduğundan detaylı bir sunum yapma gereği duymuyorum… Dolayısıyla şair, yoksulluğu ve yoksulları ön plana çıkararak (hadi biraz daha ileri gidelim) bir nevi kullanarak sermaye karşıtlığı (parasal sistemle mücadele) yapmakta ve paranın hayatında yeri olmadığını göstermeye çalışmıştır. -Biraz uzun bir cümle olacak ama meyvenin özü tam da burada.- Fakat Attilâ İlhan, nedense bir türlü Paris’ten, Avrupa entelijansiyasının vazgeçemediği alışkanlıkları ve mekânlarından, otellerin odalarından, bar ve kafelerden, pahalı caddelerin pahalı meydanlarından vazgeçememiş, varlığın içinde duygu yoksulluğu ve mahrumiyeti çekmiş, kendine bu cefayı yazın dünyasına bir aktarım olarak bilinçli bir seçime dönüştürmeyi başarmıştır. Şairin şiirlerindeki maddi endişeler aslında dönemi ve düşünce yapısı itibariyle yerli yerinde başat bir aktör olarak kullanılmıştır… 

“Sisler Bulvarı”ndan geçerken bir mum ışığı çevresini nasıl aydınlatıyorsa, bu yazı da belleğimizin işlevini kaybetmiş hafıza odalarının kapısını çalmaktan başka bir amaç gütmemektedir. Şairin şiirlerini en çok okuyan ve seslendiren biri olarak bunları dile getirişim bir eleştiri değil, neyin ne olduğunu bilmemiz için bir köprü niteliğindedir…

İsterseniz Attilâ İlhan’ın şiirlerindeki para, yoksulluk, sefalet ve ötelenmişlik ile örülü şiirlerinden birkaç örnek vererek noktalayalım yazımızı…
***
- (...) emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
(Emperyal Oteli)


- (...) ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
(Pia)


- (...)bıçak parıltısıyla yalar sokağı
sarhoş bir fahişenin ağladığı
gözlerinde kahır birikmiştir
sevdiği itlerin farkına varmadığı
parasını yiyorlar allah bilir
(Işık Mezarlığı)


- (...) yıllar var ki serçeleri unutmuşum
kuruş kuruş beni vurmuş öldürmüşler
boşa çıkmış başkaldırmam sarhoşluğum
(Usturanın Ağzında)


- (...) Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
(İstanbul Ağrısı)


- (...) bu gece yalnızım onlar gelmeyecek
batan bu köhne şilebde ne işleri var
çünkü battım kasa boş ne para ne çek
çünkü bütün telefonlar ısrarla alacaklı
(Batan Bu Köhne Şileb)


- (...) hangi kız yüzüme baksa mutlaka parasızım
yıldız falımda yolculuk görünüyor
(Cinnet Çarşısı)

- (...) sen ne dersin İstanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
(Kirli Yüzlü Melekler)


- (...) yalnız akşam olsun dağınık olsun
ceplerinde bozuk bir bulut uğultusu
(Şubat Yolcusu)


- (...) hevesim olsa param olmuyor
param olsa hevesim
yaptıklarını affettim
(Ağustos Çıkmazı)

17 Kasım 2011 Perşembe

Simetri...


Sen sevebiliyor isen birisini;
bil ki sevildiğindendir.
Hiçbir sevgi tek taraflı değildir;
var ise sevdiğin biri...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Şimdi uyan ya da sonsuza kadar uyu ey ruh...

Patika yoldan giderken hiç arkasına bakmamanın acısını konaklayacağı bu kayalıkta çekecekti. 
Bir kez olsun... 
Ah bir kez olsun dönüp ardınca gelenlere ilişseydi gözü, yoluna durmadan devam edebilirdi. 
Fakat durdu.
Hem de kayalıkların hemen altında. Yapmaması gereken şey, dikkat etmediği tek şeyin orada.  
Neden sonra izbe bir kuyunun etrafında dolandı. Anlamsız bakışlarla süzdü kuyunun çemberini. Eğilip bak(a)madı bir kez olsun aşağıya doğru. Ayakları, grimsi kuyu taşlarına bir adım uzaklıkta.
Sular geçip giderken ayaklarının altından gidemedi yine bu sefer. Bedeni ve gözleriyle birlikte çemberi bilmem kaçıncı kez turluyordu. Ardına hâlâ bak(a)madı. Kulaklarını baş parmağıyla tıkadığında çıkan sesi duyumsadı sadece zihninde. Kapadı gözlerini. 
Uğultu...
Kötü bir rüyaydı bu. 
Uyandığında altına tüküreceği bir yastığı da yoktu! 
Açtı gözlerini ve...
"Şimdi uyan ya da sonsuza kadar uyu ey ruh..."

17 Ekim 2011 Pazartesi

Ihlamur Çiçeği...

Ne geliyorsa sevdadan geliyor insanın başına. İyi ki geliyor. Gelmese bizim gideceğimiz hiç yok hanidir oralara. Durup öylece, pas tutmuş bir cümle kapının eşiğinde, gelip geçeni seyredeceğiz bize kalsa.

Ne geliyorsa insanın başına sevdadan geliyor. İnce belli bir bardağı kavrar gibi kavrıyorsun hayatı, hiç bırakmamacasına. Yosun tutmuş aşk âbidelerinin duvarlarını inadına kazıyorsun; tırnaklarını kıra kıra. Belki bu sefer, belki de bu taşın hemen ardındadır diyorsun bir tebessümün gizli kalmış sureti.
Kim bilir, demir perdelerin ardından çıkarıveriyorsun o hiç beklenmeyen güzelliği… Belki...
Kim bilir?

Ne geliyorsa geliyor işte insanın başına bir şekilde, hep sevdadan geliyor. Dur diyemiyorsun ki.
Gelene hiç git denir mi?
Dillendirebilir mi insan bu kalp sızısı yalnızlığı, lisan kâfi gelir mi anlatmaya seni?  
Her n’olursa olsun yazmalıyım şimdi.

Ihlamur Çiçekleri açar. Henüz ne Haziran ne Temmuz. Olsun. Kokusu geliyor yavaş yavaş uzaktan. Varamasak da o ağacın gölgesine, kokusuna hapsedersin bedenini.
Umulmadık anlarda kapın çalınması gibi bi’şey bu. Ve açıyorsun kilidini kapalı ellerinin; ellerim üstündeyken. Yine de yeniden sevebilirim diyorsun; herşeye rağmen.
Bir kalpte seksek oynamak gibi bi’şey bu. Bu karakışın tam da başlangıcında, boralar savururken bedenimizi, buz tutmuşken kainat, tutsak bedeninle çıkıyorsun yola. Ama için sımsıcak, ince belli bir bardağa bakır çaydanlıktan ıhlamur dökmek gibi bi’şey bu.
Ne gelirse insanın başına sevdadan geliyor. Ne merak ne de uyuşukluktan. Öyle ya da böyle, ne fark eder. Tohumu sen, suyu aşk, toprağı ben olduktan sonra, sev be arkadaş, sev! Sevda kokulu bir ıhlamur ağacının yazdan kalma esintisi varken koynunda…  

10 Ekim 2011 Pazartesi

Gitmedim Çocuğum...

Bir sarkaçtan farkım yok; sen yanımda değilsen.
Öylece sağa sola amaçsızca salınıyorum; 
gözlerin gözlerime bakmıyorsa.
Nefesin nefesim kokmuyor; dudaklarından uzaklaştıkça.
Biz zamanın boşluğundayız; sen varsan yanımda.
Gitmedim çocuğum.
Sadece bir adım gerindeyim.
Yine hafif ürpertilerine sebep, izini sürmekteyim...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Varlığını bilmek, seninle her an olmaktan daha güzel şimdi...

Hani insan bazan ürker; sahip olduğu çoğu şeyin tek bir şey yüzünden elden kayıp gideceğine... Soğuk bir kış gecesinde üstünün açık kalması ve uykundan uyanınca hafif bir titremenin alması gibidir bu hâl. Sonra pikeyi ya da yorganı çekersin üstüne. Bir huzur kaplar içini, sığınmışsındır bir şekilde; az da olsa seni tam manasıyla ısıtamayacak bir bez parçasına. Boynuna kadar çekip örtmüşsündür yorganı, tüm gerçekleri örttüğün gibi... Kaybedeceğini bilirsin o sıcaklığı, soğuk bir kış sabahında. Ama örtersin işte. Bile bile lâdes demek, aslında körü körüne bazı sözcüklere sığınmak değil midir bir anlamda?..  

Belli bir zaman sonra da bunalırsın, sıcaklarsın, oflayıp puflayıp atarsın üstünden yorganı veyahut üzerine örttüğün bir nesneyi... Ne soğuk bir kış gecesi olmak, ne yakıcı bir yaza bürünmek ne de bunaltıcı bir yorgan olmak istedim bir insanın düşüncesinde ve teninde. İstediğim tek şey (...)
“İstediğim tek şey” belki de, bu üç noktanın devamı hiçbir zaman gelmeyecek gizinde saklıdır. Kim bilir?..

Bir varmış bir yokmuş demenin hep masallarda olduğuna inandırdılar bizi. Oysa öylesine hayatın içinden bir durum ki bu, aslında daldığımız o uykudan tam bilinç sahibi olduğumuz anda, üstümüz açıkken uyandığımızda geç olduğunun farkına vardık ne yazık ki… Geç oldu belki. Ama iyi ki bir şekilde oldu. Yoksa insan her duyduğuna ve gördüğüne inanır hale gelebilirdi; tüm gerçekleri örttüğü gibi yorganı da üstüne örterek...
Ve en önemlisi –en acıklısı- o gecenin sabahında yüzümüzü güneşe döndüğümüzde yalnız olarak sol ya da sağ yanımızın -ne fark eder- boşluğa düştüğünü görmek.. Kötü olsa gerek… "Bir varmış bir yokmuşlar" olmasaydı...
Peki hayatımızda "bir varmış bir yokmuş"çasına olanlar? Onlar, yahut daha doğrusu "o" iyi ki var… Yoksa tüm bunlar yazılmazdı gecenin bir vaktinde...
Kısaca…

Varlığını bilmek, seninle her an olmaktan daha güzel şimdi...

19 Eylül 2011 Pazartesi

Sonbahar...

Vızıldarken kulağımda esen rüzgarın sesi
Geldi yine sonbahar
Susmalı
Dinlemeli sadece bu eşsiz nefesi…

14 Ağustos 2011 Pazar

Ne git ne kal...


Ne kalman sevindirir
Ne gitmen üzer
Beni
Yalnız koymandır tek korkum…

Varlığın beşinci mevsimim
Yokluğun zemheri
Ateşim olur koynun
Kimsesiz rüzgarlarda
Kül olur savrulurum…

Ne gelmen sevindirir
Ne kalman üzer
Beni
Yalnız koymandır tek korkum…