Sevgili Anneciğim,
Ne garip; yeni yeni fark ediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler. Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı.
Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti her şey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin...
Kim bilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.
Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik. Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi. Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım. Sevginle donandım...
Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi; büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'. Çünkü fark ettim ki anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım... Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta.
Söyleyemedim sana...
'Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını' anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye.
Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok, onda oluşturacağın acı, acıtır canını...
Oysa ne çok acılar paylaştık seninle.
Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber. Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? Lâkin artık kafesten uçma vaktiydi'. Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.
Yargıladık birbirimizi bir dönem. Sorguladık. Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda' diye başladıkça ben; değişen takvim yapraklarını koydum önüne.
Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?
Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun. Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi. Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları. Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda. Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı. Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.
Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi. Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri. Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.
Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli. O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları. İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini. Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.
O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum.
Hem biliyor musun? "SENİ ÇOK SEVİYORUM..."
Kaynak ve dipnot: Bazı kaynaklarda anonim, bazı kaynaklardaysa Can Dündar yazmakta. Mühim olan "bir yürekten" çıkması. Bu gönüllere dokunan yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Tüm Annelerin Anneler Günü bir kez daha kutlu olsun...
Kozmosa dair herşey... Psikososyal ekonometriparasal felsefîsiyasal analizasyonal düşlemler !...
12 Mayıs 2013 Pazar
12 Nisan 2013 Cuma
Bir Tılsımdır Ölüm...
Bir tılsımdır ölüm...
Bugün, 12 Nisan 2008'de, Program Müdürümüz sevgili Vehbi Arvas abimizin vefâtının beşinci ölüm yıl dönümü. Ne çabuk geçiyor zaman. Daha dün gibi geliyor insana.
Öyle değil mi?
Masal gibidir daha çok; tersten işleyen ve doğru giden.
Masalların girizgâhları hep 'bir varmış bir yokmuş' diye başlar. Küçükken bunun uyumak için bir mesaj olduğunu bilmiyordum. 'Hadi hikayemiz bitti. Ben görevimi yaptım, masalımı okudum. Şimdi sende sıra, yat bakalım...'
Bense büyüdükçe ve adam gibi adamları tanıdıkça bu fikriyâtım değişti. Hep tersinden algılamaya başladım bu girizgâhı. Bi' sondan gelip sonsuza giden bi' yolcu olduğumuza tam kanaat getirdim. Aslında bir son değil, başlangıcın koynuna atılan bir adımdı bu. Hele hele senin için! Bu dünyaya ait değildin sen. Sanırım bunun bir ispatı da seni kaybetmemizdi. Bizlere hep başka âlemlerden de bahsederdin çünkü. Âb-ı hayattan...
Bazıları ölenler için 'aramazdan erken ayrıldı, daha yaşayacak çok şeyi vardı' derler. Erken ölüm denen bir şey olduğuna inancım yok. Her ölüm yerindedir, zamanlıdır. Ne bir ileri ne bir geri. Vâde dolunca, meçhule giden bir gemi olmasa da bilinenin bilinmezliğine, idrak edemeyeceğini idrak etmek olduğunun bilincine bir yolculuktur bu.
Sen benim için 'bir yoktun bir vardın!' Bir masaldın benim için; sebebim. Senin sayende radyoculuk hayatıma başladım, profesyonelliğe adım attım. Desteğini hiç esirgemedin. Senin desteğinle okul hayatına adım attım. Senin yönlendirmelerinle doğru adımlar attım. Seninle geceleri yaptığımız istişare ve danışmalar benim ufkumu açtı. Her akşam radyonun kapısından çıkmadan önce tebessüm ederek ve el sallayarak 'good evening' diyerek gönlüme sürûr veren sendin. Ne anlatmalı daha, ne? Ne dünya vardı gözünde, ne ona dair bir alâmet. Ve sen yokken varsın şimdi. Aynen devam Vehbi ağabey, dediğin gibi!..
Rahmetli Vehbi Arvas abimizi rahmetle anıyoruz. O'na bir fâtiha okuyalım. Dua edelim. Hatırlayan hatırlanır çünkü...
Ve biz o'nu sevdik, seviyoruz. O da bizleri sevdi. Beraberiz be Vehbi abi yine. İnşallah sevdiklerimizle ve seninle olacağız o kutlu gün...
Not: Vehbi Arvas abimizin vefâtının ardından adına hazırlanan www.vehbiarvas.com sitesinden kendisine dair bilgilere ulaşabilirsiniz...
Bugün, 12 Nisan 2008'de, Program Müdürümüz sevgili Vehbi Arvas abimizin vefâtının beşinci ölüm yıl dönümü. Ne çabuk geçiyor zaman. Daha dün gibi geliyor insana.
Öyle değil mi?
Masal gibidir daha çok; tersten işleyen ve doğru giden.
Masalların girizgâhları hep 'bir varmış bir yokmuş' diye başlar. Küçükken bunun uyumak için bir mesaj olduğunu bilmiyordum. 'Hadi hikayemiz bitti. Ben görevimi yaptım, masalımı okudum. Şimdi sende sıra, yat bakalım...'
Bense büyüdükçe ve adam gibi adamları tanıdıkça bu fikriyâtım değişti. Hep tersinden algılamaya başladım bu girizgâhı. Bi' sondan gelip sonsuza giden bi' yolcu olduğumuza tam kanaat getirdim. Aslında bir son değil, başlangıcın koynuna atılan bir adımdı bu. Hele hele senin için! Bu dünyaya ait değildin sen. Sanırım bunun bir ispatı da seni kaybetmemizdi. Bizlere hep başka âlemlerden de bahsederdin çünkü. Âb-ı hayattan...
Bazıları ölenler için 'aramazdan erken ayrıldı, daha yaşayacak çok şeyi vardı' derler. Erken ölüm denen bir şey olduğuna inancım yok. Her ölüm yerindedir, zamanlıdır. Ne bir ileri ne bir geri. Vâde dolunca, meçhule giden bir gemi olmasa da bilinenin bilinmezliğine, idrak edemeyeceğini idrak etmek olduğunun bilincine bir yolculuktur bu.
Sen benim için 'bir yoktun bir vardın!' Bir masaldın benim için; sebebim. Senin sayende radyoculuk hayatıma başladım, profesyonelliğe adım attım. Desteğini hiç esirgemedin. Senin desteğinle okul hayatına adım attım. Senin yönlendirmelerinle doğru adımlar attım. Seninle geceleri yaptığımız istişare ve danışmalar benim ufkumu açtı. Her akşam radyonun kapısından çıkmadan önce tebessüm ederek ve el sallayarak 'good evening' diyerek gönlüme sürûr veren sendin. Ne anlatmalı daha, ne? Ne dünya vardı gözünde, ne ona dair bir alâmet. Ve sen yokken varsın şimdi. Aynen devam Vehbi ağabey, dediğin gibi!..
Rahmetli Vehbi Arvas abimizi rahmetle anıyoruz. O'na bir fâtiha okuyalım. Dua edelim. Hatırlayan hatırlanır çünkü...
Ve biz o'nu sevdik, seviyoruz. O da bizleri sevdi. Beraberiz be Vehbi abi yine. İnşallah sevdiklerimizle ve seninle olacağız o kutlu gün...
Not: Vehbi Arvas abimizin vefâtının ardından adına hazırlanan www.vehbiarvas.com sitesinden kendisine dair bilgilere ulaşabilirsiniz...
19 Mart 2013 Salı
Bir bardak çay ve aile denklemi...
"Çay içelim, çay içelim,
Nefsi hevâdan geçelim..."
Nefsi hevâdan geçelim..."
***
Öyle değil midir; hangimiz bir bardak çaya hayır
diyebiliriz ki? Hangimiz yemeklerden sonra bilmem kaç yüz defa "bi' de çay
getiren olsa cilâsı olacak midemizin" dememişizdir? Buram buram gelen bir çaydanlıkta,
hele hele bir semâverde gelen çayı peşi sıra ince belli bardaklarda kim bilir
kaç bin defa yudumladık... Çay ile
ilgili pek çok şiir, deyim ve güzel söz var. Çay denilince akla mutlak muhabbet gelir.
Muhabbet denilince de genellikle şu söz yankılanır kulaklarda; "Gönül ne çay ister ne
çayhâne. Gönül sohbet ister, çay bahane..." Doğdurur. En güzel bahanelerdendir
çay. Ve mutlak herkes hayatında bir kez de olsa içmiştir bu güzel içeceği. Unutulmamalıdır
ki, fazlası zarar, azı da karardır.
Aslında benim değinmek istediğim mesele çay ile ilgili
bir aile denkleminin kurulabilecek olmasıdır. Kurulmuştur da. Aslında hayatımızdaki eşyanın bize denk düşen o kadar çok halleri var ki hayata dair çıkarımlar yapıp nasihat bile alabiliriz nasibimiz varsa... Ben de böylesi güzel bir denklemi "bi' bardak çayda" sizlere aktarmak istiyorum. İçenlere afiyet olsun...
***
Çayın alt demliği; kaynanadır, mütemadiyen kaynar durur.
Hatta dikkat edilmezse taşabilir.
Üst demlik; gelindir. Alt demlik kaynadıkça onun
harareti artar. Ama aynı zamanda olgunlaşır. Ve çay demlenir.
Bardak; gelinin kocasıdır. Her iki çaydanlıktan da yeterince nasibini alır. Biraz kaynana doldurur biraz da gelin. Bu sebeple denge unsuru çok mühimdir. Açık ya da demli
çayın hoşa gitmemesi bundandır.
Çayın şekeri ise; çocuklardır. Tat verir. Çok şeker çayın lezzetini bozar. Şekersiz çaya alışanlar için ise bir tanesi bile fazla
gelir
Çay kaşığı; görümcedir. Arada bir gelir, karıştırır gider. Ama dengeli bir şekilde bardağın içindeki vazifesini bitirip kenara konulunca bardağı taşırmaz.
Kayınpedere gelince; o da çay tabağıdır. Çayın demine, suyuna hiç karışmaz. Bir kenarda yok gibi
oturur. Sadece dökülenleri toplar ve çevreye zarar vermesini
engeller. Fakat ara sıra boşaltmak gerekir o çay tabağını. Yoksa taşıp her şeyi
berbat edebilir.
Çay süzgeci; ailenin sahip olduğu değerlerdir. Aileyi dış müdahalelerden korur. Delikleri büyük olursa cayın tadı kaçar.
Suyu ısıtan ateş ise; hoşgörüdür o olmadan hoşgörüde
olmaz...
7 Ocak 2013 Pazartesi
Ölüm... Düğün... Ebediyet...
- Hasan, seni bekliyordum.
+ Beni mi bekliyordun?
- İntikâlime şahit olman için.
+ Neden ben? Ben ölümden çok korkarım
- Muhakkak... Eğer bebeğe zifiri karanlıkta anne karnında şöyle denseydi: “Dışarıda ışığın dünyası var... Yüksek dağları... Muntazam denizleri... Engebeli düzlükleri... Çiçek açan muhteşem bahçeleri... Nehirleri... Yıldızlarla dolu seması... Ve parlayan güneşiyle... Ve sen tüm bu ihtişâma rağmen, burada karanlıklar arasındasın…”
Doğmamış sabî, bu ihtişam hakkında hiç birşey bilmez ve hiç birine inanmazdı. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki, korkuyoruz.
+ Fakat ölümün içinde nur, ışık olamaz. Çünkü o, her şeyin sonudur.
- Bidâyeti olmayan şeyin, nihâyeti nasıl olur? Hasan, evladım, düğün gecemde mahzun durma.
+ Düğün gecen mi?
- Evet, ebediyet ile nikâh gecem. Vakit geldi... Şimdi beni yalnız bırak. Sonra vücudumu kumla örtmek için dön…
(Bab'Aziz filminden alıntıdır)
3 Aralık 2012 Pazartesi
Kendimiz İçin Düşünmek Ne Demek?
Okuyabilme, okuduklarını düşünebilme, düşündükleriyle
uygulama zemini oluşturanlara ve o zemin üzerinde noktayı koyabilme
ihtimali buluna(bile)n okurlara sesleniyorum. Yanlış anlamayın 'insanlara'
değil, 'okuyabilme' yeteneği olanlara.
Günümüz münevverlerinden biri olarak gördüğüm Alev Alatlı
hanımefendinin değindiği çok önemli bir husus vardı geçtiğimiz senelerde.
Arşivimde dolaşırken birden gözüme çarptı bu konu. Beni bu yazıyı yazmama iten
sebep de işte budur.
"Kendi kendinize yardım edin" diyor Goethe'
yazımın yayımlanmasından birkaç gün sonraya denk gelmişti sayın
Alatlı'nın açıklaması. Alev Alatlı, katıldığı bir televizyon
programında "Bize ne lazım" diye soruyordu. Evet, ben de 'bize
ne lazım?' diye sormuştum o yazımda. Hatta, bu yazıyı sayın Alatlı'nın
açıklamalarından aşırdığıma dair e-postalar aldım. Şayet, yazım, programla
paralellik arz ediyordu.
Bu yazımıza dönecek olursak, Alev Alatlı, "Benim
neyim bu Dünya'ya iyi gelir konusunu düşünüp, uygulamamız gerekir" diyor
ve ekliyor; "Sürekli gidip hazır giyim almamamız gerekir. Kendi medenî
projemizi geliştirmemiz lazım. Bu cehaletten kurtulmalıyız. Bu noktada da ciddi
bir okuma tembelliği var. İçinden çıkılması zor ama oturup düşünülmesi gereken
bir durum. İnsanlara 'kendimiz için düşünmeyi' öğretmeliyiz. Türkiye'nin bir
inanç haritasının bile çıkarılması lazım. Ne kadar Müslümanız. Ne durumda
olduğumuzu görmemiz lazım. Ona göre çalışma yapmalıyız."
Alev Alatlı'nın söylediklerine katılmamak mümkün değil.
Hele hele konu böyle bir zemine oturmuşken farklı yorumları da çıkarabilmek
mümkün Alev Alatlı'nın söylediklerinden. Elimizde tencere, su, irmik, yağ
mevcut ise daha ne istersiniz. Ateşi de bir zahmet siz yakıverin.
Binaenaleyh, toplumlar 'hedefsiz' kaldıkları zaman
dağılırlar efendim, dağıtılırlar...
21 Kasım 2012 Çarşamba
Mostar'ın tepesindeki haç ile gökyüzündeki HİLÂL...
Bosna-Hersek ziyaretimde Mostar'ın en hakim noktasındaki Hun Dağı’nın tepesindeki haç'ı görünce mahzunlaşmıştım. Hırvatlar tarafından, İspanyolların desteğiyle dikilen haç, geceleri de ışıklandırılıyor.
O haç, aslında, -Allah korusun- zaman ayarlı bir fitne bombası ve şehrin Osmanlı yapısını ortadan kaldırma planı olarak, bilinçli bir şekilde kondurulmuştur oraya. Bunu herkes biliyor. Ayrıca şehre yapılan katedralin 100 metrelik kulesi ve tepesindeki haç da bunu tasdik ediyor.
Tüm bunları düşününce, hatırıma, Aliya İzzetbegoviç'in Hırvat komutan ya da temsilci ile olan diyaloğu geldi o anda. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim.
Hatıra şöyle:
Bosna Savaşı esnasında, Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü'nün bulunduğu Mostar şehrinde Hırvat komutanla görüşen Aliya İzzetbegoviç'e, komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devâsâ büyüklükteki haç'ı gösterir ve: "Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilâlden daha yücede bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?" diye mânalı bir soru sorar.
Bosna Savaşı esnasında, Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü'nün bulunduğu Mostar şehrinde Hırvat komutanla görüşen Aliya İzzetbegoviç'e, komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devâsâ büyüklükteki haç'ı gösterir ve: "Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilâlden daha yücede bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?" diye mânalı bir soru sorar.
Aliya İzzetbegoviç de, bu söz karşısında meseleyi gülümseyerek geçiştirir, "hele bir gün geceye dönsün" der.
Akşam karanlığı basınca da onu dışarıya davet edip şahadet parmağını göğe kaldırarak tüyleri diken diken eden şu sözleri söyler: "Sayın komutan, şimdi sen de bir semâya bakıver! Şu hilâli ve yıldızı görüyor musunuz? Senin onları yok etmeye gücün yeter mi? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Onlar semâda olduğu müddetçe biz de inşâllah varlığımızı devam ettireceğiz!.."
***
***
Efsaneleşen bu
hikâyenin yayılmasıyla farklı türleri de ortaya çıkmıyor değil. Bosna basınında ve Boşnaklarca, yaşananlar, şöyle anlatılmaktadır:
Hun tepesine
haç dikilmesi esnasında silahlı çok sayıda Boşnak genç haç'ı indirmek ister.
İçlerinden biri Aliya İzzetbegoviç’e "İzin ver o haç'ı başlarına geçirelim" der.
İzzetbegoviç ise parmağını gökyüzüne doğrultur ve Ay’ı gösterir. Etrafını saran
ateşli kalabalığa "O hilalden daha yükseğe dikmedikleri sürece problem yok" cevabını vererek gençleri sakinleştirir.
Etiketler:
Aliya İzzetbegoviç,
Ay,
Bosna Hersek,
Gezi,
Haç,
Hıristiyan,
Hırvatistan,
Hilal,
İslamiyet,
İspanya,
Katolik,
Mostar,
Mostar Köprüsü,
Müslüman,
Osmanlı,
Sarajevo,
Saraybosna,
Savaş,
Tarih,
Yıldız
16 Kasım 2012 Cuma
"Kendi Kendinize Yardım Edin Diyor" Goethe
Boş zamanlarımız o kadar çok ki haddi hesabı yoktur. Eğer
boş vakitlerimizi saniye saniye hesaplayabilseydik ne kadar zararda olduğumuzun
farkında olurduk. Ama tren kaçmış değil, koşarak yetişebilirsiniz.
Yetişemeseniz dahi – hani tren raylarından çıkan o yanık koku vardır ya –
geride bıraktığı koku cesaret verir size.
En azından bu yazıyı okuduktan sonra…
En azından bu yazıyı okuduktan sonra…
Misal; çalışıyorsunuz.
İşinize servis ile yahut toplu ulaşım araçlarından faydalanarak gidiyorsunuz. Ev ve iş arasındaki boş zamanı değerlendirebilirsiniz.
Nasıl mı?
Kitap okursunuz ya da teknolojik cihazlarınız vasıtasıyla sesli kitapları dinleyebilirsiniz. Ne bileyim, insan davranışlarını inceler ve üzerinde düşünürsünüz…
Size, benim uzun zamandır uyguladığım bir teknikten bahsedeyim. Nesneleri büyütün, küçültün, piramit şekline sokun. Değişik şekiller verin. Bir otobüsü kibrit kutusu, durakta bekleyenleri de kibrit olarak düşünün. Kibrit kutusunun LPG ile çalıştığını, bunun tehlikesinin ise önü alınamayacak ne gibi sonuçları ortaya çıkaracağını sorun kendinize ya da kibritlere! Nesneler arasındaki küçüklük büyüklük farkını değiştirdiğinizde, bir elmayı karpuz gibi görmeye başladığınızda anlayın ki aslında beyninize ince ayar çekiyorsunuz demektir.
Boş zamanlarınızı kendinizi geliştirecek işlere verin.
Boş boş bakmayın sokaklara, bulunduğunuz ortama. Baktığınız bir arabanın jantının hemen içinde yer alan fren balatası olabilir. Onu hissedin ve ne işe yaradığını düşününün. Beyninizde uzun zamandır kapalı olan kapıları bir bir açın. Fren sizlere neyi çağrıştırıyor. Trafik canavarını mı? O zaman bu canavarı ortadan kaldıracak formüller düşünün. Hayata nasıl endeksleyebileceğiniz ve insanlara bu konuda neler anlatabileceğinizi hissedin. "His" demişken, kendi kendinize sorun. "Şu an ne hissediyorum?"
"Acaba jantın hemen içinde yer alan fren balatasını niçin seçtim? Hissettiğimi mi yaptım, yoksa yapmak istediğimi mi?" Hissettiğiniz hakkında ne hissettiğinizi düşünün.
Boş boş bakmayın sokaklara, bulunduğunuz ortama. Baktığınız bir arabanın jantının hemen içinde yer alan fren balatası olabilir. Onu hissedin ve ne işe yaradığını düşününün. Beyninizde uzun zamandır kapalı olan kapıları bir bir açın. Fren sizlere neyi çağrıştırıyor. Trafik canavarını mı? O zaman bu canavarı ortadan kaldıracak formüller düşünün. Hayata nasıl endeksleyebileceğiniz ve insanlara bu konuda neler anlatabileceğinizi hissedin. "His" demişken, kendi kendinize sorun. "Şu an ne hissediyorum?"
"Acaba jantın hemen içinde yer alan fren balatasını niçin seçtim? Hissettiğimi mi yaptım, yoksa yapmak istediğimi mi?" Hissettiğiniz hakkında ne hissettiğinizi düşünün.
Ve hesaba çekin kendinizi bir müddet sonra. "Neyim, kimim, niye
bunları düşünüyorum? Zamanımı neden boşa harcıyorum? Acaba bu yazı benim
zamanımı mı çalıyor?" diye bir düşünün.
Bu yazılanlardan sonra böyle bir şey hayatım boyunca yapmayacağım derseniz inanın ki kendinizi kandırırsınız.
Bu yazılanlardan sonra böyle bir şey hayatım boyunca yapmayacağım derseniz inanın ki kendinizi kandırırsınız.
Çünkü yaklaşık bir dakika kırkyedi saniye 60
salisedir sizin beyninizin sağ ve sol tarafları harekete geçmiş durumda! Ortada
bulunan zar da ortadan kalkarsa problem kalmayacaktır. Bu zar sağ beyninizle
sol beyniniz arasında geçişi engelliyor. Kısacası, düşünmezseniz ve yeni
fikirler ortaya koyamazsanız bu zar gittikçe kalınlaşıyor ve tabir-i caizse dut
yemiş bülbül gibi bakıyorsunuz Dünya'ya... Yaşama umudu kalmamış bir insan
emsali.
Şayet zaman bizler için değerliyse neden yürürken ıslık
çalıp da başımızı ağrıtıyoruz. Zaman görece bir kavramdır. Bazıları gözlerini
açıp kapayıncaya dek yıllar su gibi akıp giderken, yarının garantisini hangimiz
verebilir bize?
Artık fark edin artık bir şeyleri.
Kendinizi fark edin, ona göre hareket edin.
Kendinizi fark edin, ona göre hareket edin.
"Hayatta edindiğim en büyük bilgi şudur" diyor
Goethe; "Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, hiç kimse yardım
etmez..."
Az da olsa bugününüz yarınınızdan farklı olsun…
19 Ekim 2012 Cuma
Behzat Ç. dizisi ve kitap atıfları...
Kaliteli dizilere hasret kaldığımız televizyonlarda, imdadımıza bir manada Behzat Ç. dizisi yetişti desek, bir nebze kendimizi avutmuş oluruz. Sinema formatında, sinemasal atıflarla işlenen ve örülen bir dizi karakteri var Behzat Ç.'nin... Bunlardan, geriye dönük olarak birkaç misal vermek istiyorum.
***
Behzat Ç.'nin 51. bölümünde bir kitap göndermesi vardır.
Dizinin giriş ve çıkış sahnesinde (aynı sahnedir) Lermontov'un "Zamanımızın
Kahramanı" kitabı göze çarpıyor. Abi'nin cansız bedeni koltukta dururken, hemen
arkada, Behzat'ı gördüğümüz planda, belleğimize Lermontov nakşediliyor. Doğru
bir atıf.
Zira "Zamanımızın Kahramanı" kitabı ölümle dans eden, ölümü tahmin eden, ölümü çağıran, ölüme yol öğreten bir kitap.
Şöyle der kitapta bir yerlerde: "Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden bir kaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarıda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor. Bunlardan biri tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekisiyse... Öteki ne olacak?.."
İşte tam da bu kısım sanki Behzat'ın ruh halini o sahnede çok iyi bir şekilde betimliyor...
Zira "Zamanımızın Kahramanı" kitabı ölümle dans eden, ölümü tahmin eden, ölümü çağıran, ölüme yol öğreten bir kitap.
Şöyle der kitapta bir yerlerde: "Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden bir kaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarıda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor. Bunlardan biri tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekisiyse... Öteki ne olacak?.."
İşte tam da bu kısım sanki Behzat'ın ruh halini o sahnede çok iyi bir şekilde betimliyor...
***
Dizide daha önce de 41. bölümde Şule'nin hastanedeki odasına giren Behzat, Leo Malet'nin "Hayat Berbat" kitabını çekmeceden alıp ceketinin içine sokuyordu. Kitabın isminden de anlaşılıyor sanırım. Behzat Ç., Şule, Yaşananlar, eşittir: Hayat Berbat... Aslında direkt Behzat ile ilintili bir kitap...
Dizide daha önce de 41. bölümde Şule'nin hastanedeki odasına giren Behzat, Leo Malet'nin "Hayat Berbat" kitabını çekmeceden alıp ceketinin içine sokuyordu. Kitabın isminden de anlaşılıyor sanırım. Behzat Ç., Şule, Yaşananlar, eşittir: Hayat Berbat... Aslında direkt Behzat ile ilintili bir kitap...
Birkaç yerde daha pek göze çarpmasa da sinematografik, reklamdan öte güzel göndermeler mevcuttu. Emrah Serbes ve senaryo ekibini bu açıdan kutlamak gerek...
Etiketler:
Behzat Ç.,
Dizi,
Emrah Serbes,
Hayat Berbat,
Kitap,
Leo Malet,
Lermontov,
Sinema,
Sinematograf,
TV,
Zamanımızın Kahramanı
4 Eylül 2012 Salı
Soli Deo Gloria (Tüm görkem Tanrıya ait)
Sanatçı kimdir? Sanatçı nasıl olmalı? Gerçekten
sanatçılar zanaatçı, müzisyenler müzikçi, yazarlar ise birer anlatıcı değiller
mi? En azından günümüz dünyasında nitelikli sanat yapanlar bir elin parmağını
geçebiliyor mu?
Bütün bu soruların cevabı Bach’ın eserlerinin sonuna
yazdığı üç harfte gizli aslında. Mütevazılıktan bihaber, egonun Kaf dağının
eteklerinde süzüldüğü, mükemmeliyet peşinde koşan insanoğlunun kimi zaman –çoğu
zaman- kendini kaybederek ilahlığa soyunup “ben yarattım” diyebilme
küstahlığını gösterebilmesi işte burada yatıyor. Bach’ın –kendince- haddini
bilerek durması gerektiği noktada gün yüzüne çıkıyor herşey ve kendine “sanatçı”
diyebilme cüretini gösterip herşeyi mübah kılma gayretinde olanlara da “Kral
Çıplak” diyor Bach.
Bundan sonrasını gelin, eleştirmen Asuman Kafaoğlu-Büke’nin
bir yazısından derlemelerle sürdürelim:
“…Johann
Sebastian Bach eserlerinin sonuna imza atmak yerine kısaca S.D.G yazarmış,
“Soli Deo Gloria” sözcüklerinin kısaltması olarak. Tüm görkem Tanrıya ait
anlamına gelen bu sözü yazmasının nedeni, kusursuz bir eser yazmadığını -kaldı
ki eser kusursuz bulunacaksa, bunun nedeninin ilahi olacağını- zaferin sadece
Tanrıya ait olabileceğini anlatmak içindi. Bazı çağlarda, günümüzden farklı
olarak, sanatçılar kendilerini öne çıkarmak istemezlerdi. Eserlerini
imzalamadan, hatta saygı duydukları bir ustanın ya da sanatlarını destekleyen
soylunun imzasıyla öne sürmeye çekinmezlerdi. Kendilerine müzisyen yerine
müzikçi, sanatçı yerine zanaatkar, yazar yerine anlatıcı demeyi tercih
ederlerdi.
…Bach, insanlık
tarihin tanıdığı en büyük bestecilerden biri olmasına rağmen, kendini her zaman
müzikçi olarak gördü.
Benzer şekilde Jan Van Eyck, bugün otoportre olduğu sanılan “Kırmızı Türbanlı Adam” adlı resminin çerçevesine, “Als İkh Kan” yazmıştı. “Elimden gelenin en iyisi.”
Benzer şekilde Jan Van Eyck, bugün otoportre olduğu sanılan “Kırmızı Türbanlı Adam” adlı resminin çerçevesine, “Als İkh Kan” yazmıştı. “Elimden gelenin en iyisi.”
…Belki Platon’un
idealar felsefesi açısından baktığımızda daha iyi anlamamızı sağlıyor bu
davranışı. Platon’a göre “Bu dünya, Fikirler aleminin bir taklididir” taklit
olan bir varlığı taklit eden sanatçının ise bundan kendine pay çıkarması doğru
değildir. Mükemmel olan Platon için fikir, Bach ve Van Eyck
içinse ilahi yaratıydı…”
24 Temmuz 2012 Salı
Dün öldü, bugün can veriyor, yarın henüz doğmadı.*
Mübarek Ramazan-ı şerif geldi. Henüz başlarında olmamıza rağmen zaman su gibi akıp geçiyor. Umarız bu ayın rahmet ve bereketinden –yanlış iş ve davranışlara
sapmadan- istifade edebilir, faydalanabiliriz.
''Şaşkınlık
içindesin, sendeki bu çile ne?
Eğer bin bilsen bile, gel danış bir bilene!''
Eğer bin bilsen bile, gel danış bir bilene!''
Uzun zamandır böylesine bir istiğrak içinde olmamıştım.
-Burada 'istiğrak' lâfzını 'derin düşünce nöbetleri' şeklinde kullanıyorum.-
İstiğrak dediysem aşk-ı ilâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek anlaşılmasın...
Nerede
(bizlere) o nimet, ele geçer mi acep
Eğer ister isen hulûs-i kalp ile, hidayet erişir elbet…
Eğer ister isen hulûs-i kalp ile, hidayet erişir elbet…
Umarız ve dileriz ki Mâsivâ'ya köle olmaktan kurtuluruz…
Mühim olan kılçıklı olan bu yolda tam ortadan ilerlemek, yan yollara sapmamak,
nakil üzere –aklın nerede kullanılacağı bellidir- hareket edip istikamet üzere
yürümektir.
''Oku, elbet o
güzel, birgün rû-nümâ olur,
muhabbetle okuyan mâsivâdan kurtulur.''
(İmâm-ı Rabbânî – Mektûbât)
muhabbetle okuyan mâsivâdan kurtulur.''
(İmâm-ı Rabbânî – Mektûbât)
Yüz farklı olayı tek gözle görmekten öte tek gözle yüz
farklı olayı tahlil edip gözlemlemekte işin esası!..
Haddime değil ama sizleri bu mübarek ayda ön yargıdan
kurtulmuş, objektif ve ezberlerinizi bozmuş bir şekilde olan biteni izlemenizi
salık veriyorum. Dedim ya haddime değil...
Radyolarda o kadar olmasa da televizyonda iftar ve sahur
programlarına dikkat edin. Eline neyini alan, defini kapan soluğu kamera
karşısında alıyor. Hoca diye geçinen bazı zevat ise fıkıh ilminden çok hikâyeler anlatarak, ağlayarak sızlayarak, dizlerini döverek vakit geçiriyor. Hele bir de kendi çapınca hadis-i şeriflere atıf yapmadan Kur'an-ı Kerim tefsiri yapanlar var ki, onlara değinmiyorum bile. O da lazım mı? Elbette. Prof. Dr. rahmetli Orhan Karmış hocanın Tefsir programını hâlâ izler ve dinlerim. Ama önce bu mübarek ayda orucu bozan
ve bozmayanlar, yapılacak ibadetler ve diğer meseleler sohbet tadında muteber
kaynaklara dayanılarak anlatılsa daha bir faydalı olur.
Odun ateş olmadan yanmaz!
Altta akan neyli dümbelekli müzikle hikaye anlatanlar da var. Hoş hikayeler de yok değil. Bir
nevi 'ahh ne kadar güzelmiş. Bak şimdi şu herif bunu yapıyor. Kendine dikkat
etmiyor. Sen ne diyorsun. Nerede o eski insanlar…' diye iç geçirmek şöyle
dursun, 'düşünce tecavüzüyle', leş, ölü eti yemeğe varan, kendimizi mübarek
ilan ettiren hikayeler!.. İlmin temellerini bilmeden böylesine şeyleri
–kılavuzsuz- dinlemek insanı, kâmil olmaktan öte zelil ilan ediyor. Uyanık
olmak lazım.
Bir de ilâhi dedikleri şeyi –ilâhi müziksiz olur!- şarkı
formatında piyasaya sürüp -hatta cover'larını yaparak- milletin parasını yiyenler var. Artık bunlar belli bir piyasa
edinmiş durumda. Şirketleşmiş ve bu işi sanki bir "ibadet"mişçesine yapmaktadırlar. Hatta eline gitarı alan gençler, bizim dedelerimizin saf
dillerinden süzülen o güzel ilâhileri 'ilâhi' olmaktan çok uzak bir şekilde
okumak ne kelime, "çığırıyorlar." Bu da yetmiyormuş gibi remix yapıyorlar. İlâhi
ve müzik, doğu ile batı gibidir. Hiç bal acı biberle süzülür mü!? Tahlili
doğru yapmazsak neşteri yanlış yere vururuz. Bizi de ancak teneşir paklar!
''Ârife tarîf
olmaz, sivri sinek saz gelir,
Gâfile söz nâfile, davul zurna az gelir.''
Gâfile söz nâfile, davul zurna az gelir.''
Bütün ön, arka, yan, alt, üst yargılarınızı bir kenara
bırakın ve bakın. Saz, tambur, gitar, kanun, def, ney… gibi çeşitli müzik
aletleriyle adeta pavyonvâri bir hava estiriyorlar. Sahur-iftar bahane, biz
eğlencemize bakalım havasındalar!
Hele hele Esma-ül Hüsna'yı, o mübarek isimleri altta ney
fonuyla canlı performans yapanları görünce… Yıllar önce bir büyüğüme "elimde
çok iyi tasavvuf müzikleri var. Onları sisteme yükleyebilirim" demiştim. O esnada
kendisi gazete okuyordu. Mütebessim bir yüz ifadesiyle –bak ben biliyorum
gibilerinden değil de, doğrusu budur. Sana her şekilde bunu ispatlayabilirim
şeklinde- "tasavvufun müziği olmaz!" demişti. Araştırınca doğru olanın öyle
olduğunu anladım. O zamanlar bilmiyordum. Hâlâ çoğu şeyi bilmiyorum. Fakat en
azından suyun geldiği boru temiz, su da temiz olunca şifâ hâsıl oluyor. Su
temiz olup boru pis olsaydı, vay halimize.
''Herkes aynı
metotla, yola gelmez, tavlanmaz,
Davul zurna çalarak dağda keklik avlanmaz.''
Davul zurna çalarak dağda keklik avlanmaz.''
Bu işlerde
nakli bırakıp aklı ön plana çıkarırsanız daha neler zuhur eder, varın siz
düşünün. Yakında Türksat 3A'dan bir frekans tahsis edilip 'bundan sonra
televizyondaki hocaya uyarak kılacaksınız' denilirse bunun sorumlusu hepimiz
oluruz. Bunlara alet olunmamalı.
''Öyle kolay
uyanmaz, ne söylesen gâfile,
Eğer nasibi yoksa, ne söylesen nafile.''
Eğer nasibi yoksa, ne söylesen nafile.''
Beni derin bir düşünce buhranına sürükleyen bir
başka mevzuya gelince…
Ramazan ayıyla birlikte –zaten önceden de yürürlükte! olan- çeşitli koroların ot gibi bitmesidir. Hem de çocuklardan kurulu korolar! Bunlar çalgılı sözlü sağa sola sallanıp şarkı söylüyorlar. Adına da ilâhi diyorlar.
Durdum… Baktım… Kapattım…
Sanırım doğru olanı yaptım. Uzun zamandır gördüğüm ama farkında olmayarak zaplayıp geçtiğim bu şeyin zifiri karanlığında boğulurken buldum kendimi. Planlı bir faaliyetin ürünleri olduğunu sizler de çok iyi bileceksiniz tüm bunların. Hollywood filmlerinde kilise korolarındaki o masum gibi görünen çocuklar –özellikle zenciler kullanılmıştır, bu da manidar- beynimize öylesine nakşedilmiş ki hiç sorup sorgulamadan, hiç düşünmeden, alıp yurdum malı gibi bağrımıza basıyoruz. Bu koroların özellikle nerelerde pazarlandığına ve sunulduğuna dikkat edin. İçten içe yapılmak istenileni görmek veya görmemek ellerimizde. Ancak uyanık olmak, yapılanları reformistliğe vurup bizleri aldatmaya çalışanların yaldızlı söz ve görüntülerine aldanmamak hepimizin boynunun borcudur. 'Adam sen de…'leri bırakıp 'böyle gelmiş böyle gitmez' deme zamanı. Biz yine olumlu düşünelim, pozitif söyleyelim 'yarın çok geç olabilir' değil, 'yarın çok geç olmadan' diyelim…
Ramazan ayıyla birlikte –zaten önceden de yürürlükte! olan- çeşitli koroların ot gibi bitmesidir. Hem de çocuklardan kurulu korolar! Bunlar çalgılı sözlü sağa sola sallanıp şarkı söylüyorlar. Adına da ilâhi diyorlar.
Durdum… Baktım… Kapattım…
Sanırım doğru olanı yaptım. Uzun zamandır gördüğüm ama farkında olmayarak zaplayıp geçtiğim bu şeyin zifiri karanlığında boğulurken buldum kendimi. Planlı bir faaliyetin ürünleri olduğunu sizler de çok iyi bileceksiniz tüm bunların. Hollywood filmlerinde kilise korolarındaki o masum gibi görünen çocuklar –özellikle zenciler kullanılmıştır, bu da manidar- beynimize öylesine nakşedilmiş ki hiç sorup sorgulamadan, hiç düşünmeden, alıp yurdum malı gibi bağrımıza basıyoruz. Bu koroların özellikle nerelerde pazarlandığına ve sunulduğuna dikkat edin. İçten içe yapılmak istenileni görmek veya görmemek ellerimizde. Ancak uyanık olmak, yapılanları reformistliğe vurup bizleri aldatmaya çalışanların yaldızlı söz ve görüntülerine aldanmamak hepimizin boynunun borcudur. 'Adam sen de…'leri bırakıp 'böyle gelmiş böyle gitmez' deme zamanı. Biz yine olumlu düşünelim, pozitif söyleyelim 'yarın çok geç olabilir' değil, 'yarın çok geç olmadan' diyelim…
''Az söyledim,
dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.''
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.''
***
* Yazının
başlığındaki söz Bişr-i Hafi hazretlerine ait bir sözdür. Bişr-i Hafi,
sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Horasan'ın Merv şehrinde ve Bağdât'ta
yaşamış olan büyük velîlerdendir. İsmi, Bişr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû
Nasr'dır. Yalınayak gezdiği için "Hafî" lakabıyla bilinir. 'Bişr-i
Hâfî' diye meşhûr olmuştur. 767 (H.150) senesinde Horasan'ın Merv şehrinde
doğup, 841 (H.227) senesinde Bağdât'ta vefât etmiştir. Kabri orada olup
ziyâret yeridir.
Etiketler:
Bişr-i Hafi,
Din,
Ehli Sünnet,
İlahi,
İmam-ı Rabbani,
İslamiyet,
Kilise,
Koro,
Masiva,
Mektubat,
Ney,
Oruç,
Ramazan,
Tasavvuf,
Tefekkür,
Tefsir,
Televizyon
13 Temmuz 2012 Cuma
Platon, idealar ve güzellik...
Platon, özü ya da ideayı değil görünüş dünyasını
yansıttığını düşündüğü resmi ve edebiyatı küçümser. Çünkü ona göre sanatın
kendisine konu edindiği (benzettiği, taklit ettiği) nesneler ideaların birer
gölgesidir. Zira doğanın duyularla algılanabilir özelliklerini edilgin biçimde
kopya etmek sanat için amaç olamaz.
Platon geçici görüntü altında daim olan
özün yakalanmasını ister. Nesneyi yansıtma (mimesis, taklit) aslına, yani
nesnelerin ilk örnekleri olan idealara ne kadar uygun olursa sanat eseri o ölçüde
"güzel" olur.
Yani kısaca Platon'a göre bütün duyularla algılanabilir
güzellikler, mutlak ve akla dayanan güzelliğin yani güzellik ideasının
yansımasından başka bir şey değildir...
29 Haziran 2012 Cuma
Düşler, çocuklar ve biz. Ne kadar gerçeğiz?..
Hepimizin hayalleri var. Uçsuz bucaksız bir vahada alabildiğine
uzanan. Çoğu zaman düşündüklerimiz sadece bir “düş” olarak kalıyor. Hiç
olmayacağını bile bile oynuyoruz bu oyunu. Ama öyle değil mi ki zaten hayat;
bir hayal ve oyundan ibaret! O zaman tadını çıkarmak için daha çok düş kurmak
gerekiyor. Değil mi? “Evet” deyip bu oyuna başlayalım o zaman…
Şimdilerde, kendimizi, büyümüş “olgun insan modu”na sokup,
kravatlar takıp takımlara büründüğümüz şık giysiler içinde veyahut dizaltı bir
eteğin yamacından bakarken buluyoruz. Büyüdüğümüzü hissettiğimiz –yanıldığımız-
anlar da tam olarak bu zamanlarda başlıyor. Kravatların uzunluğuna paralel
dizaltı eteklerden bastığımız yerleri seyrediyoruz çoğu zaman. Bunun için hep
bir maske ile dolaşıyoruz. İş hayatının dışında dahi hâlâ o ruh haliyle kişiliğimize
yön veriyoruz. Garip bir paranoya. Kabul. Ancak oyun içinde oyun oynamayı
bırakalım. Bakın, size güzel bir oyun teklifim var. Hani o uzun zamandır
mantıkla işleyen beynimizin bizleri "ânı yaşamak"tan uzak kılan bir oyun. İşadamlığı,
işkadınlığı, çöpçüsü, teknisyeni, manavcısı, evkadını, vesairesi… İşliklerinizi
ve kimliklerinizi atın bir kenara. En azından bu yazının sonuna kadar. Gelin
bir oyun oynayalım sizinle. Ânı, şimdiyi yaşamanın unutulduğu bir zaman
boşluğunda…
Gözlerinizi, derin bir nefes alırken kapayın hafifçe. Şimdi iyice
sıkın ve nefesinizi verirken gevşetin gözkapaklarınızı. Kendi hâline bırakın… Fazla
değil, çok çok az gerilere gidin. Zihninizin algılarını açın ve arkanıza şöyle
bir bakın. Gülümseyin bir de yahu. Hadi, haylaz bir çocuk tebessümü konsun
yüzünüze. Kaldırın başınızı ve bakın gökyüzüne. Asık suratlı işadamı modundan
ve demir leydiliklerden sıyırın kendinizi. Ne var ne yoksa çıkarın üstünüzden. Anadan
üryan olun! Evet evet, neden deli muamelesi yapıyorsunuz ki bana. Şu an bir
oyundayız mâdem, yapın söylediklerimi…
Uzanın boş bulduğunuz bir yere. Ayakkabılarınızı da çıkarmayı
unutmayın. Hani hatırlar mısınız, oyunlar oynardık parklarda, bahçelerde, dar
sokak araları ve boş arazilerde. Çocukluğumuzun nişânesi tertemiz hafıza
tahtamız misali, boş bulduğumuz kağıt ya da duvarlara resimler çizerdik. Örülü
saçlı kızlar, ağzında pipo olan oğlanlar. Rüzgâr güllerine çalan papatyalar, kelebekler, kuşlar,
ağaçlar resmederdik. Kumlardan kaleler ve dahi kumlara çizdiğimiz hayaller, parmak
ucumuzla bulutlara dokunup yaptığımız şekiller…
Derin bir nefes daha alın. Hiçbir şey düşünmeyin ama.
Hadi uzanın yere.
Sırtınızı en sağlam yere, toprağa verin. Açık ama aralarda
gökyüzünün maviliğini perdeleyen bulutlu bir göğe baktığımızda çocuk iken,
hayalimizin olup olmayacağını hiç düşünmezdik. Bir yapboz gibi yapar yapar yine
bozardık. Sonra hadi başa sar. Tekrar bir resmi çizmenin heyecanıyla yapardık
bunu. En mutlu olduğumuz çocukça masum hallerimiz…
Uzandınız mı yere?
Açın kollarınızı. Bacaklarınızı
da ister iki yana açın, ister diğer bacağınızın üstüne atın. Bir bacağınızı
çekin kendinize, diğerini de onun üstüne. Şimdi yeniden gülümseyin. Hayaller
kurun, sevdiğiniz ya da sevebileceğiniz kişileri düşünün. Sizi kızdıran,
hayattan yıldıran insanları da su dolu yoğurt kabına kattığınız toz deterjanla
iyice karıştırın. Sonra tahta mandallar arasından bir baloncuk çıkarın. Baloncuk
havadayken parmağınızın ucuyla dokunduktan sonra “pıt” sesini duyup etrafa
renkli şekiller dağıtarak yok olduğunu düşünün. Tüm olumsuzlukların pozitif bir
şekil alması gibi.
Sizin gibi…
Âşık olduğunuz adamı, kadını kendi kıyafetiyle değil de, sizin
kesip biçtiğiniz giysilerle giydirin.
Her zaman yaptığınız gibi…
Fakat sâfiyâne bir tavırla yapın bunu. Evcilik oynayın mesela
sevdiğinizle. Küçük bir çadırın içinde hep mutlu olacağınız hâyâline kapılın…
Deniz kenarında, bir balkonda, çimenlerin üstünde, evinizin halısı ve
kanepesinde yapın bunu. Hadi, tebessüm edin şimdi.
Sizi sevenler daha çok sevecekler. Yanınızdan geçenlere aldırmadan
bir seksek oynarmış gibi zıplayın. Çocukken hiç düşünür müydük, yaptığımız
bir hareketin yadırganacağını? “Koskoca adama-kadına bak, ne hallerde”
diyenlere, hadi yaramazlık yapalım, dilinizi çıkarın. Hatta yürüyen merdivenin
tersine yürümeye çalışın.
Komik mi? Hayır…
Eğer bu çocukluğu hâlâ yapabiliyor ve gülümseyebiliyorsanız tüm bu
anlattıklarıma ve anlatamadıklarıma, ancak varsınız demektir. Düşünüp düşünü
kuramadığım daha birçok şeyi sizler geçirin hayatınıza. Anlatın ve yazın
bunları, not edin. Bana da söyleyin. Hayatınızdakilere de ne olursa olsun asık bir
suratla bakmayın yüzlerine, negatifliğinizi yüklemeyin üstüne. Çocuk tebessümü
yerleşsin yüzünüze. Gülümsemeyi bilin.
Çok mu yıldınız hayattan, rol mü yapıyorsunuz hep. Yoksa “mış”
gibi yapnaktan bıktınız mı? Mızıkçılık yapıyorsunuz demektir o zaman. Hadi,
şimdi de başınızı koyabileceğiniz bir diz, bir dost, bir sevgili, bir kardeşlik
varsa anlatın içinizden ne koparsa. Bir çığ gibi yuvarlayın hepsini. Ağlayın,
sızlayın, arada çocuksu tebessümler fırlatın, susun, uyuyun, konuşun, sızıp
kalın… Ama içinize atmayın.
Uzanın düz bir yere, sırtınızı dayayın size dayanak olan -birine- her
şeye. Kurun hâyâlinizi. Ortak edin buna, size değer veren bir insana. Sizi
anlayabilecek bir dosta, aşka, bir başa. Hiç mi olmadı bir taşa… Hadi,
gülümsemenin ve çocuksu hayalleri kurmanın vaktidir şimdi… Bu bir test. Bir
oyun. Bir gerçeğe dönüş testi. Düşünün bir kez daha. Şimdi derin bir nefes
alın. Düşleriniz, çocuksuluğunuz ve siz.
Ne kadar gerçeksiniz?..
24 Mayıs 2012 Perşembe
Beklenmeyen Kaza!..
Bir kez daha şükrettim, bir kez daha dayanağı oluştu, sağlam bir
temele oturdu; 'dünyada bulunduğumuz süre zarfında yer kalay, gök bakır
olsa rızktan endişe etmeme ve aç kalmayacağımıza dair' o müjde. Bu
gidişle ne aç kalırız ne de açıkta!.. Medya varlığını sürdürdükçe
bizlere de yeni iş kapıları açılacaktır muhakkak. Bir internet sitesi,
bir gazete, dergi ya da kitap… Her ne ise o 'bunlarda' varlığımızı
sürdüreceğiz biz de.
Özel bir haber televizyonunun canlı yayınında haberi aktarmaya
çalışan muhabirin ayna gibi parlayan ve kameramanlara diyafram problemi
çıkaran kafasından odamı ışıtan o sözü duyunca neşelendim bir an. Hava
parçalı çok bulutlu bir Ankara havası idi. 'Ne yazmalı ne yazmalı…'
derken 'sen çok yaşa' nidâsıyla şenlendi yuvam. Gerçi yayınlayacağım
yazı hazırdı. Fakat arşivde sürmanşete çekip, bu yazıyı manşetten
vermeyi uygun gördüm.
Bilindiği üzere 31 Ocak 2009 Cumartesi günü Bolu civarında bir
ambulans helikopter düşmüş, bir emekli kara pilotumuz hayatını
kaybetmiş, yabancı bir pilot da ölmüştü. Emekli kara pilot Albay
Süleyman Kıyak için 2 Şubat Pazartesi günü Ankara Kocatepe Camii'nde bir
tören düzenlendi. İşte bu törenden bilgiler aktarmaya çalışan
muhabirimiz 'dakika bir gol bir' tadında bir söz sarf etti. 'Cumartesi
günü beklenmeyen bir kaza! sonucu yitirdiğimiz…'
Zaten gerisini dinlemeye gerek kalmadan kapatıverdim televizyonu. Söylenen sözlere fazla takılmayan, katı kuralcılığın ötesinde 'iletişimin tamamlanması' tezimle hayat boyu aç kalmayacak birisi olan ben, bu söz karşısında 'oha falan oldum yani!' Kusuruma bakmayın bunu söylediğim için. Konuyu sıvamak bir yana bu kadar da değil ama benim dahi kanıma dokundu! Bunu bir sunucu veya spikerin yapması kabul edilemez zaten. Bu kişinin muhabir olmasını da geçtik fakat lise diploman da mı yok be kardeşim? Heyecan diye savunma noktası oluşturmak isteyenlere de bu kişinin bu işinde 'kaşar' olduğunu belirtmek isterim. Bize bir de en önemli 'siyasi, polisiye ve adliye' haberlerini aktarıyor.
Zaten gerisini dinlemeye gerek kalmadan kapatıverdim televizyonu. Söylenen sözlere fazla takılmayan, katı kuralcılığın ötesinde 'iletişimin tamamlanması' tezimle hayat boyu aç kalmayacak birisi olan ben, bu söz karşısında 'oha falan oldum yani!' Kusuruma bakmayın bunu söylediğim için. Konuyu sıvamak bir yana bu kadar da değil ama benim dahi kanıma dokundu! Bunu bir sunucu veya spikerin yapması kabul edilemez zaten. Bu kişinin muhabir olmasını da geçtik fakat lise diploman da mı yok be kardeşim? Heyecan diye savunma noktası oluşturmak isteyenlere de bu kişinin bu işinde 'kaşar' olduğunu belirtmek isterim. Bize bir de en önemli 'siyasi, polisiye ve adliye' haberlerini aktarıyor.
'Kaza nedir?' buna bakmak lazım önce. Yani kaza, beklenmedik zamanda,
ansızın olur. Değil mi? Yani geçip otobüsün karşısına 'gel ulan,
geeeel, gel de çarp sineye…' derseniz bu beklenmeyen kaza mıdır,
beklenen mi? Hem kazalar beklenseydi bu lâf o muhabirimizin ağzından
çıkar, kaçar mıydı? Onun için kazaya rıza göstermeli ve belki de bu
'beklenmeyen kaza'yı 'kazârâ' oldu varsaymalı!..
6 Mayıs 2012 Pazar
“Abrakadabra” derken aslında ne demek istiyoruz?
“Abrakadabra” Ârâmîce bir kelîmedir.
“Abra” Ârâmîce’de
“yaratacağım” anlamına gelir. “Alef,
Bet, Reş ve Alef” harfleriyle
yazılır. Fiilin kök “B-R-Alef”dir.
Bu kök İbrânîce’de de Tevrat’ın ilk cümlesi olan “Başlangıçta Tanrı gökleri ve
yeri yarattı”da “Bereşit Bara Eloim
et Aşamayim veet Aarets” cümlesinde “Bara” yani “yarattı” olarak karşımıza
çıkar.
Aynı kök Arapça’da da –çoğunlukla yerine H-L-K kökü tercih edilse de-
bulunur ve kullanılır. “Abra” sözcüğü de bu kökten az önce sözü edilen gelecek
zaman veznine göre türetilmiş bir sözcüktür ve “yaratacağım” anlamına gelir.
“Kadabra” kısmını ise açıklamadan önce bir kez daha bölmek
gerekiyor, “Ke’dabra” şeklinde. Buradaki Ke ya da Ki, Ârâmîce’de bir bağlaçtır.
Arapça’da “Key”, İbrânîce’de “Ki” şeklinde görülen bu bağlaç İngilizce’deki
“like, as, that”, Fransızca’daki “afin que” ya da Farsça’daki “Ke”
bağlaçlarıyla benzer ya da aynı anlamdadır. Türkçeye de “ki” olarak
çevrilebilir. Kef ve Yod harfleriyle yazılır.
Dabra, sözcüğü ise yine Ârâmîce ve İbrânîce’de ortak olan bir
kökten, söz, söylemek, demek anlamındaki D-B-R kökünden gelmektedir. Aynı kök
İbrânîce’de Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın İbranice adı olan DeVaRim sözcüğünde
karşımıza çıkmaktadır ki: bu ad, “sözler” anlamına gelir. Abrakadabra’nın
“dabra”sı ise “söyledim, dedim” anlamına gelir Ârâmîce’de. Sonuç olarak
Abrakadabra ile ilgili buraya kadarki bilgileri bir araya toplarsak elimizde şu
cümlenin olduğunu görürüz: “Söylediğim gibi yaratacağım”.
Abrakadabra, kanımızca Ârâmîce’de “söylediğim gibi
yaratacağım” anlamına gelir ve henüz Sihirbazlara, “illüzyonist” denmediği
dönemlerde bu türden sihirbazların bu cümleyi dillendirmeleri oldukça mantıklı
görünmektedir. Arapça, Farsça bir birleşik sözcük olan sihr (büyü) ve baz
(oyun, oynayan)’ın böyle bir oyun oynamış olması mümkündür...
Bazı sözleri dillendirirken ne anlama geldiklerini bilmeden
söylediğimizden belki de bu bilgi bizleri aydınlatacak ve söylediğimiz kelîmelerden
kurduğumuz cümlelere kadar daha titiz davranmamıza sebep olacaktır.
Not: Dil uzmanı ve çevirmen Mahir Ünsal Eriş’in
notlarından derlemedir…
1 Nisan 2012 Pazar
Bir not: Gülümse...
Hiç sebepsiz yere bir insanı mutlu etmek… Mutlu etmek sadece... Ne hoştur bu düşünceye sahip olmak. Çıkarsız, sebepsiz ve yalansız bir şekilde sâfiyâne bir hisle yapmak bunu.
Nasıl mümkün olabilir?
Mümkün.
Nasıl mı?
Şöyle:
Tanıyın, henüz yeni tanımış olun ya da tanımayım o kişiyi. Ne fark eder. Masasına bir not bırakın veyahut çantasına hiç fark ettirmeden atıp kaçın ufacık tebessümle kaplanmış o kağıtçığı.
Bekleyip gözleyin o kişiyi. Açıp da kağıda bakınca yüzünün aldığı o mütebessim hâlin mutluluğuyla ikiye katlayın mutluluğunuzu. Gözetleyemiyorsanız bile kendinizle baş başa kalınca resmedin o ânı.
“Bir insanı mutlu etmek hiç bu kadar kolay olmamıştı” diyeceksiniz kendi kendinize.
Ne mi yazacaksınız o kağıda?
Hadi hazır bir notu sizinle paylaşayım.
“Merhaba. İlk gelişim ve uğrayışım buraya. Ofisine ilk ayak basışım. Mutlu ve huzurlu bir ömür dilerim sana. Hep mutlu ol...”
Biliyorum, okuyan çok şaşıracak buna. Siz ise kendinizi muzipçe gülerken bir köşebaşında bulacaksınız. Veya yatağınıza uzanmış gülücükler atarken tavana başka başka hayatlara sızmak için planlar yapacaksınız.
Bir insanı bir an bile olsa böylesi bir mutluluğa boğacaksanız neden hâlâ düşünüyorsunuz ki!?
Hadi. Deneyin.
Ve şimdi gülümseyin, gülümsetin…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
