28 Temmuz 2011 Perşembe

Yazma Zevki (Keşkesel Monolog)

Eğer yazdıklarınız yaşadıklarınıza bir set çekip ötekileştirmeye başladıysa geçmişi, gelecek tasavvurunuzda olaylar hep birer hayalden ibaret kalacaktır.

Ve belki de tek ‘keşke’niz, siz tüm bunları yaşar ve yazarken, size bunu yaptıran kuvvetin yanınızda olamayacak olmasıdır.
Hatta hiçbirini okuyamayacağına da birer ağıt yakıp bu döngüyü sabit –kısır- kılabilirsiniz.

Bu yazıyı okuyor ve zihninizin bir yerlerinde kıpraşmalar meydana gelmeye başladıysa, siz ‘o’ kuvvet değilsiniz.
İşte yazmanın zevki tam da bu noktada başlıyor…

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kısaca... Gitmek zor

Bırakıp gidemiyor insan onca şeyi
Ben gidemiyorum senden
Senin benden gittiğin gibi
Umarsızca
Kal demek gelmiyor içimden
Bu yüzden
Mesela
Vesaire
Ya da
Hep bir bağlaç oldun hayatımda
Koptuğu yerlerden ilmek atarak
Bağladın beni yokluğunla
Artık ne varsa senden geriye
Örüyorum bayağı kelimelerle
Şöyle
Böyle
Yahut
Hiç olmadı bari giderken ellerimden tut
Gidemiyor işte insan
Senin gittiğin gibi
Umursamaz davranamıyor
Bir meydan savaşının tam ortasında
Ne var ne yoksa
Anla
Tamla
Tanımla
Senden önce ve sonra
Kısaca
Gitmek zor geliyor insana…

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hasret Köprüsü...


Bir hasret köprüsü kurulur şimdi şehrime
şehrinden bir yoldur bu bana
bir halat geçirilir bileklerime
sürünür giderim ardınca
sebepsiz
biliyorum
ne geldiyse başıma
sensizlikten geldi
ve şimdi
gidiyorum diyorsun ya
git
diyemem sana
kal diye
seslenmek varken peşinden
bir pişmanlık olup çıkıverir yola
tüm sözler
gözlerinin eşliğinde
bir ben kalırım yine
hep aynı yerde
durağan
bir ben
müstakil bir aşkın tapusu elimde
sevda ise bir ceset parçası sokaklarda
sensiz geçilecek yollara serilen
bir hasret köprüsüdür bu
kurulmaya devam eden şehrime
şehrinden bir hediyedir bu
hasrettir şimdi yollara döşenen
boynuma geçirdiğin de yağsız urgan
söyle ey sevgili
vuslat vakti midir yaklaşan

bildiğin ne varsa savur
ellerinde
sun bana şimdi
dur
olduğun yerde
dur
uzat kollarını
sarıl boynuma
yasla başını omzuma
dur
gitme
desem de
sen misin
an be an uzaklaşan
yoksa
sözlerimden öte bir saflık
bir beyazlık mıdır bu
anlayamadım
gözlerimi alıp kör kılan
sana bezenmiş güzellikte olan
sevgili
geldin mi
ölüm müdür bir tas içinde sunulan
bilemedim
vakti midir sende ölmenin şu an

kal
diyemem sana
git diye
haykırmak varken ardından
-yalan ey seygili yalan-
bir hasret köprüsü kurulur şimdi şehrine
şehrimden bir yol
bir hediyedir bu sana...

9 Haziran 2011 Perşembe

Lafzilik; düşünsel kaşağısızlığım!..

"İnsanın değeri ölçülebilir mi?"
Bu soruya vereceğimiz cevabın subjektif olmaktan öte geçeceğini sanmıyorum. 'Her insan bir cevherdir' dediğinizi duyar gibiyim daha yazının başında. Her insan değerlidir şüphesiz. Hatta içinde birçok değeri ihtiva eder; parçacıkların sayesinde bir bütünü oluşturur: İnsan. 
Ama insan 'değerini bilmeli!' Bu sözden kastımız, 'insan haddini bilmeli'dir. İnsana gerektiğinden fazla değer verseniz ipli bir kukla olmaktan öte geçemezsiniz onun karşısında. Değer vermezseniz, bu sizi değersiz kılar.
Peki bunun ayarı ne olmalı?
Ayar kalbinizde saklı! Vericiden çıkan sinyaller her zaman aynıdır. Fakat alıcıların markası değişiktir. Nabza göre şerbet vermenin elle tutulur somut bir kavram olmadığı düşünülürse, bunun gözle görülür bir tarifini yapamayacağım âşikârdır. Ama insanın katma değerli bir varlık olduğunu hissettirmek için bazen değersiz gibi davranmak lazım. Kim bilir değerimizi belki bilen olur?
Buraya kadar yazarken zor bekledim. Hani şu bizim entelektüellerimiz, namı diğer münevverlerimizden biri(leri)siydi herhalde. "Yazı yazmaya, makaleye soruyla başlanmaz" demişti. Yazının başlığındaki kelimeleri sondan başa doğru okumalarını tavsiye ediyorum onlara. 'Bana bunları tanımlayın' deseniz, elimden ancak bu kadarı gelirdi! Ancak başlık yazıya münhasırdır...
***
Her insanın ihtiyacıdır soru sormak. Karşısındaki tanımak ve onunla irtibata geçmek için bu gereklidir. Size tavsiyem soru sorun ama sorunu soru ile bulmaya çalışmayın. Her insan farklı düşünce yapısına sahiptir. 'Benzer'dir ama hiçbir zaman 'aynı' olamaz. Mesela Fransa'daki laiklik anlayışıyla Türkiye'deki laiklik anlayışı benzerdir ama hiçbir zaman aynı olamaz. Her tanımın ve kavramın içinde bulunduğu şartlar doğrultusunda elde tutabilirsiniz. Onu yönlendirir, üstünlük sağlarsınız. "İletişim ne ola ki?' derseniz, "tâbi olan ile olunan arasındaki ince çizgidir" derim. Aslında kelimelerin bizlere anlatmak istediklerini tam anlamıyla karşılasak, itişmeyi bırakıp iletişime geçeriz. 

Neyse, bazen susmak en iyisidir. Bu güzel yaz ayında, susup, baharın(!) getirdiklerini, taşıdıklarını dinleme vaktidir şimdi. 
Az konuşup çok çalışmanın, daldaki serçe kadar olmanın zamanıdır. 

Ve şairin dediği gibi:
"Vızıldarken kulağımda esen rüzgarın 
sesi, 
geldi yine mevsim-i yaz
susmalı, 
dinlemeli sadece bu eşsiz nefesi…"

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Gençlerin İçinde Bulunduğu Ahvâl Beni İnkisâr-ı Hayâle Uğratıyor!..

"Gençlerin içinde bulunduğu ahvâl beni inkisâr-ı hayâle uğratıyor!.."

Son zamanlarda kurduğum -hayatım boyunca da kurup kurcalayacağım- ve mütemadiyen söylediğim bir tümce olması hasebiyle yazımdan da düşürmeyeyim dedim; 'gençlerle' irtibata geçmek için ortaya attığım bu sözü!.. 

***
Hep ağzımızda geveleriz bazı şeyleri, sözcükler ağzımızdan çıktımı kölesi oluruz. Sözcükler beyinle dilin ucu arasında özgürdür. Fakat nefesle birlikte dudakların yardımıyla oluşan harfler atmosferde ve beyaz kağıtta yer kapladığı andan itibaren hapishanedeki rutubetli hava insanın ciğerlerine yapışıveriyor. Ciğerlerimizdeki bu nem acıyla yoğrulduktan sonra, ancak hayat boyunca yazıp yazılacak en iyi eser ortaya çıkıyor. Fikir suçlusu o kadar çok yazarımız var ki, onların ciğerlerindeki rutubetin kokusunu duyumsayamayanlar da bir o kadar fazla… 

***

Nedense bir konuya girerken bir yazma sarası alıyor beni. Tutuluyorum 'Dostoyevski' gibi ve Oğuz Atay gibi
'Tutuna-
 mıyorum' bazen hayatın dallarına.

***

Diyeceğim o ki, nasıl oturup da düşünmüyor gençlerimiz? Gençler olarak bir düşünsek neler çıkacak ortaya. Bir şeyler değişiyor değil mi? 'Müspet' ya da 'menfi' yönde…
Bak burada güzel bir noktaya değindik. Kullanılan kelimeleri öldürmeye hakkımız yok! Onları yaşatmaksa bir çiçeği sulamak kadar basit bir şey. Bana, ulusuma -milletime- ait olan şeyleri bir kalemde yazıp silgi kullanmadan beyaz kağıdın üzerinde yazılı halde atmak pek ahlâki -etik- gelmiyor; kendi iç kurul mekanizmam tarafından!.. Gregor Samsa* gibi gözlerimi açtığımda, bir sabah böcek olarak görmek istemiyorum kendimi yatağımın üstünde!..

***

Yani diyesim o ki, üniversitede arkadaşlarla muhabbet ederken hep onlara "evet gençler, siz ne düşünüyorsunuz?" diyorum, şakayla karışık; memleket meseleleri hakkında.
Onu da geçtim, "kendinize dair ne diyor ve düşünüyorsunuz?" Bu bir yabancılaşma belki kendi kuşağına.

Ama ne yapabilirim ki?

Bir konu açılıyor, başlanıyor tartışılmaya ama dayanağı olmayan ve mantıkî hiçbir açıklaması olmayan konulara varıyor konuşma ve atışmalar. Benim tercihimse bu durumlarda susmak. Susmak ve kendimce konuşulanlara sorularla yanıt bulmaya çalışmak. Zira çok cahilim ve bunları nasıl yazdığımı da hatırla-ya-mıyorum ve dahi hatırlamak bile istemiyorum. Yazarken çatışıyorum kendimle, 'bir bende (elbette herkeste!) varolan içerdeki ben'le!..

Yoo, yanlış anlamayın, çatışma taraftarı değilim. Ne sağım ne solum. Kendime 'Sosyalist Muhafazakâr' demeyecek kadar da optimist birisiyimdir hani... Orta yolda yürümeye çalışan nevi şahsına münhasır bir Türk vatandaşıyım, o kadar. 

***

İnsanın aklı doğru ve yanlışı ayırt edebilecek bir yapıya sahiptir. Bununla da kalmayıp doğruyu yapmaktır asıl gaye…

İşte bu yolun ortası yoktur.

Ya sağdan gidip duygularınızla hareket edeceksiniz ya da mantıklı bir şekilde kesip biçim solu tercih edeceksiniz. İşte tam burada size, ceviz içine benzeyen beynimizin ortasındaki zarı kaldırmanızı salık verir, sağ ile solun o muhteşem ahengini -çölde dört nala atılan pars misali- seyre davet ederim. Bu zar beynimizde gerçekten varolup, soyut bir kavram olan 'önyargı'nın isim babasıdır. 

***

İçinizdeki parsın kırın zincirlerini ve salıverin çölünüze.
Susuz kalmaya değmez mi sizce, 'bir bizde varolan olan bizden öteki'ye?


(*Gregor Samsa, Franz Kafka'nın yazdığı, özgün adıyla 'Die Verwandlung', dilimize 'Dönüşüm, Değişim ya da Metamorfoz olarak çevrilen romanın baş kahramanıdır. Samsa, bir sabah gözlerini açtığında bir böceğe dönüştüğünün farkına varır. Kafka, romanında işlediği konuyla 20'inci yüzyılın sanayi sonrası batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini çok iyi gözlemlemiş ve işlemiştir.)

8 Mayıs 2011 Pazar

Aşk-ı Müşteki...

Bilirkişi olmanın cezasını faili meçhul davalarda çektim
-Oysa anlamsızdı bu-
Aşka ait ne varsa şahit sıfatında
Müşteki masasında geleceğim
Biliyorum;
Kavuşamamaktır aslolan
Hakimi olamıyorum hiçbir şeyin...

26 Nisan 2011 Salı

Felsefî bir problematik olarak 'Sanat'

Sanatın temelinde hep bir sorun yatar. İki manadadır bu. Hem soru edatı olarak hem de bir mesele olarak. Sanat, felsefî bir problematik ve ondan kopan bir parça olarak da hep öyle kalacaktır... Konumuz bu değil...
Ne zaman hak ettiği yerde durur sözcükler?
Ve ne zaman yazılanlar ve çizilenler bir resmin içinde anlam kazanır?
Hep bir soru ve sorun vardır temelinde..
Yazanda bir maharet yoktur. Zira kabiliyet ancak onu anlamlı kılacak ve anlam katacak 'alıcı'dadır her zaman.
Şimdiye dek sanatçılar sadece coşkun duygularını dışavurmak ve arınmak için kullanmışlardır sanatı. Kendilerine bir anlam katıp, (anlamlandırıp) o içindeki anlamla (her neyse o) 'alıcı'ya bir vebal yüklemişlerdir.
Sanat 'alıcı'da bir sorumluluk duygusu doğurur.
Hatta daha da ileri götürerek şunları da söyleyebiliriz. Sanat sanat olarak adlandırılığı asırlar öncesinden günümüze sadece 'alıcı' için ortaya konan 'meta'dır. Dikkat! Tırnak içinde...
Dediğimiz gibi sanatçıda bir meziyet yok bu manada. Ancak anlamda bir mana varsa o da sanatçının ta kendisindedir.
Bu, sanat ve onu işleyen sanatçıyı değersiz kılmak şöyle dursun, onu yücelten bir davranıştır 'alıcı' olmak meselesi. Alıcısı olmayan sanat, ne coşkun duyguları ne de ruhsal bir arınmayı sağlayabilir üreticisinde. Maksat anlatmak değil, anlaşılmaksa eğer!..
İşte sanatı sanat yapan ve sanatçıyı göklere çıkaran bu meselenin, felsefî bir problematik olarak algılanması burada başlar... Ve bu yazıdan sonra da süregelen bir 'sorunsal' (çözümü olup da çözümlenmek istenmeyen!) olmaya devam edecektir sanat...

31 Mart 2011 Perşembe

İyiyim!..

İyi geliyor insana iyiyim demek. İyiyim diyorum. Ve şimdi daha iyiyim. Desem de -şu an- baldırına kurşun yediği halde koşan ve vücudunun salgıladığı adrenalinden acıyı hissetmeyen bir adamdan farkım yok, biliyorum; bir zaman sonra bacağımdan süzülen sıcaklığı hissedip baktığımda yarama, şoka girip bayılacağım.Uyandırma beni o zaman. Hepsi geçecek ve iyileşeceğim 'iyiyim' diyerek. İyiyim!..

17 Mart 2011 Perşembe

Uyu ey peri...

Bırakıp gidersen eğer
        Gözlerinde tek bir yaş olmadan
             -Ki imkanı yok bunun-
Kahkalarla güleceğim;
                  Sevinçten mi acıdan mı bu diye.
Bilemeyeceğim hiçbir zaman
        Senin nerede olduğunu,
Aşka dair türlü türlü atışmalar yaptığını
        Ve kimler ile aşık attığını
Öğrenemeyeceğim;
         Hissedeceğim sadece.
En iyi yaptığım şeye sığınacağım
         -Aslında boynuna sarılacağım-
Gönlümün film şeridinden geçenleri
         Oturup yazacağım
- Yalan-
         Kara deliklerinden hayatımın
Gelip geçenleri değil
        -Ne de gelecek olanlar ile olanları-
Biliyorum
         Yine seni yazacağım
-Bizi yazacağım anlayacağın-
         Çekilip odama alacağım kalemimi
Sana dair ne varsa
         -Bize dair-
Teker teker anlatacağım dünyaya
          Bilmeli seni en deli aşıklar
-Aşk denirse yaşadıklarına-
Platonikliğinde kendini kaybedenler
-Arada sıkışanlar-
          Evliler yaşlılar çocuklar
Onlar da senden bir şey anlamalılar
          Sevginin en saf halini sende bulmalılar
Kendilerine bir şey katıp sürmeliler çift tekerli hayatı.
          Şimdi
Korkuyorum artık sevmekten
         -Hiç sevememişken adam akıllı-
Benden değil senden dinlemeliler aşkı
         -Uzatamayacağım daha fazla-
Gidersen bu ikimiz için de iyi olacak kısaca
          Ben kıvranacağım sensizliğinde gecelerin
Sen umursamaz tavrınla devam edeceksin yoluna
          Havada nem olacak
Eylül'ü Ekim'e bağlayan bir sabah
          Gideceğiz buralardan.
Kasım'da bu topraklara kar yağacak
         -Henüz mevsimi bile değilken-
Aralık'ta durup kaybolacağız
Satırlardan beratımıza karar verilip
Sürüleceğiz bu diyardan.
         -Sancılar yine on gün sürecek-
Dizlerini çekip karnına
          Dönüp sağına uyumaya çalışırken, sen
Bitivereceğim başucunda, ben.
-Uyku ilacımla-
Saçlarını okşayıp yüzünden çekeceğim tellerini
Sen gözlerini kapamaya hazırlanırken
Alnından bir çiçek koparacağım
         -Avucuna bir serçe yuva kurmuş-
Sen dalarken bensizlik sokağına
         -Çıkıp gelemeyeceğimi bile bile-
Umut beslemek ne güzel
          Ne güzel sende yanmak o halinle.
-Senle olmak-
Uyanma sen ey sevgili
         -Uyu ey peri-
Biz buradayız ve gitmiyoruz bir yere şimdi.

8 Mart 2011 Salı

Kadınlar, Bizim Kadınlarımız...

-8 Mart Dünya Kadınlar Günü hatırına!-

Kadınları anlamak çok zor. Kadınlar Ne İster?' filminde bile ne istediklerini bilemiyoruz. Bir kere kendi içinde ikiliklere, ikilikler içinde dörtlüklere, dörtlükler içinde kara köklerine bölünüyorlar tek hücreli canlılar gibi. Sonra da amip gibi çoğalan düşünceleriyle rahatsız ediyorlar etraftaki varlıkları. Cinsiyet belirtmiyorum burada. Burada bizim için nefes alan varlıklar yeterlidir… Bunu da açımlamam gerekecek! Cinsel tercihlerimde herhangi bir değişiklik olmayıp heteroseksüel bir varlık olarak hayatımı daim ettirmekteyim. Bu yazıyı okuyanlar 'şuna bak, densiz. Yazı yazacak şey bulamamış, tutmuş ne yazıyor. Asıl sen amip gibi düşüncelerini yumurtluyorsun beynimize" diye fikir beyan edeceklerdir. Her görüş farklılıklarını kucaklayacak anaç bir yapım olduğundan yüksünmeyeceğimi belirtmek isterim. 
Bazı üniversitelerde Protokol ve Davranış dersleri veriyorlar. Çok önemli bir ders. 'Bu benim ilgi alanıma girmez' deyip birçok öğrenci bu dersi almaktan kaçınıyor. Mesela ben bu dersi alacaktım. Ama onun yerine 'Eleştiri Kuramı' diye entelektüel! bir ders aldım. Hakan hocamı da 'tikky tikky' selamlıyorum buradan tırnak içinde. Her dersin bir mahremiyeti olduğundan neler işlediğimizi sınıfta bırakıyorum… 
Bundan öte benim istediğim bir ders var ki çok mühim: 'Kadınları Çözümleme Yöntemleri.' Toplumbilimlerde Araştırma Yöntemleri var da bunun mikro boyutundaki kadını anlama ve araştırma yöntemi niye olmasın? Böyle bir ders müfredata (izlenceye) konulmalı. Onların tanımını yapacak, çözümleyecek ve ne istediklerine dair yöntemler belirleyecek bir ders. Çok şey mi istiyorum? Hadi ama dürüst olalım. Her kadın hoşlanıldığını, güzelliğinin farkında olunmasını ister. Asosyal varlıklar olarak bizler sanal ortamda muhabbetler, arkadaşlık sitelerinde anamızın kucağındaki sıcaklığı, yüz kitabında ebemizi arayaduralım, zeki olan varlıklar varsıllaşarak kösnülüğünden sıyrılıyor!.. (Kösnü=Şehvet, Varsıl=Zengin demektir Öztürkçe'de. Son bölümde açımlanacaktır) Mesela burada da bir ayrım söz konusu. Türkçe'ni özü tözü mü var? Konum ve yaş itibariyle belli mevkilerde bulunsaydım, inanın şu sözümü duvarlara asarlardı. Picasso'yu da asmadılar mı?.. Picasso kendi itiraf ediyor; "eserlerimi ne denli az anladılarsa bana o denli hayran oldular. Onlar tablolarımı değil, imzamı satın alıyorlar. Resimlerime anlam yükleyip sanat eseri ilan ediyorlar. Oysa ben geçimimi sağlamaya çalışıyorum." Elbette belli bir ayrıcalığı var. O biricik, biz de biricik varlığız. Yani bizden bir ikinci yok. Tekil varlıklarız. Konuyu dağıtmayalım, şurada kadın gibi güzel varlıklardan bahsederken. 
Kadınları 'anlamak istiyorum' artık. Ne istediklerini, bir bakışlarıyla anlatmalarını istiyorum.  Onun için aldatmanın tadına daha varamadan çekmelerini istemiyorum gözlerini gözlerimden. Yıllanmış bir ilişkisi olan bayanın 'bakış aldatması'yla sevenine ihanet etmesini kaldıramıyorum. Ve bunu bile bile 'kaçamak' diye adlandırılması da ayrı bir mide bulantısı. Konu uzayacak ama adama sorarlar 'hoşlanmak', 'aşk', 'sevgi', 'şehvet' nedir diye... Yanlış anlamayın 'kuramsal ve kavramsal aşk'tan yana değilim! Aşkın, yaprak üstündeki damla tanesi hafifliğinde olması taraftarıyım. Şimdi bu yazıyı okuyan çoğu erkek 'ben kadınları anlıyorum, sana anlatayım hemen' diye ahkâm kesecektir. Kadını anladım diyen kendini anlamsız kılar. Kadınlar anlamlanmama ve anlaşılamama üzerine kurulmuş bir sistemler bütünüdür. Ki zaten onları anlasaydık onları yazabilir miydik? Bana anlamsızlığımın anlamını anlatan ey tüm kadınlar; sizleri hep sevdim, seviyorum, seveceğim...

25 Şubat 2011 Cuma

Yorgunsal Bir Düşünürün Fikirsel Monologları!

Hiçbir zaman manevi bir olaydan maddi beklentim olmamıştır. Daha doğrusu madde üzerinden maneviyata ulaşmayı hiç düşün-e-medim. Ne bir anneler-babalar günü (tabiî tüm maddi özel günler) üzerinden ticari bir beklentim olmuştur, ne de kapitalist bir sistemin sosyolojik baskısı altında ezilip psikolojik bir tavır sergilemişimdir.


     Mesela şehitleri kullanarak bir mezar başında klip çekip göğe bak-a-mamış, Harbiye'de konser arasında yazdığım bazı şeyleri konserlere gelenlere oku-ya-mamış, cenazelerde yer kürenin ötesinde atmosferde yer tutmaktan başka bir işe yaramayan sloganlar at-a-mamışımdır.


     Eğer sanatçıysanız başka zamanlarda da eser ortaya koyabilmelisiniz. Ya da duygularınıza bir set çekip dalgaların dinmesinin bekleyip, gelgitlerin ardından 'yelkenler fora' deme cesaretini gösterebilmelisiniz. Baksanıza dünyanın kalbinde senaristler iyi çalışıyor. Hollywood yapımı olmasa da meyd in yûesey…*


     (Düşünsel bir faaliyetin ürünü olan fikirlerimi beyin süzgecimden geçirip, kelimeleri peş peşe dizip anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışmamdan olsa gerek bu kadar uzun cümlelerin insanı sıkacağını göz önüne alarak, kendini edebiyatçıyım deyip ahkâm kesen, sonra da oturup dili dilime sokup midemi bulandıran zevat-ı şahaneler olmasaydı bunları yazmakta güçlük çekebilirdim!)
     Biliyorum uzun bir cümle oldu. Geçenlerde okuduğum birkaç kitapta öyle uzun cümleler vardı ki etkilenmemek elde değil. Uzun uzun cümleler kurup da nokta koymayanlardan korkun…


Solipsist değilim!
     Milleti 'embesil' yerine koyup, 'ben bilirim, halkı aydınlatmak bizim görevimiz. Halk karanlıkta. Onların Rönesans'ı, ışığı biziz' deme gafletine düşmediğim için kendimi şanslı hissediyorum. (Embesil: Eğitilebilir zekâ özürlülerine verilen genel addır.) Çünkü hiçbir zaman 'Solipsist' (tekbenci) ol-a-madım. Dünyayı kendimden teşekkül bir yer olarak görmedim. (Dünya duruyor asıl ben dönüyorum onun etrafında) Benim görevim sizleri aydınlatmak değil; öyle bir misyonu üstlenmek bile istemem. Kamuoyu dedikleri şey bile muamma. Şey işte! (Tanım ve kavramlar meselesine sonraki yazılarımızda değineceğiz.)


Amma Kamu ha!
     Bakın burada sizi aydınlata gafletine düşeyim. Kamu=Amme fakat Amme=Kamu olamıyor. 'Niye?' derseniz, benzerlik ve aynılığın sesdeş olmadıklarıyla başlayabilir, sofistlere kadar uzanabiliriz. Ama inanın ki meşhur 'Simurg' hikayesiyle noktalanır. Tanım ve kavramlar üzerinde bir uzlaşı ya da mutabakat -işte herneyse- sağlamaktan öte bir üstünlük kuramazsanız hep aydınlanlar tarafından aydınlatılırsınız. Yoksa aydınlatılmaya mahkum musunuz? Üzerime gelmeyin; 'solipsist değilim' dedim… Bakın Âşık Yûnus ne demiş:
"Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize…"



Elde patlayan bir şiir!
     Bizim de kendimizce yazdığımız bir şiirimiz vardı Mehmetçiklere. (Neden askerlerimize 'Mehmetçik' diye küçük bir ad vermişler onu da anlamış değilim. Anlayıveren varsa beri gelsin bir zahmet) Dalgaların dindiği, gelgitlerin sona erdiği bir zamandı; '18 ay nedir ki?' diye bir şiir yazmaya çalışmıştık. Askerlik 15 aya düşünce o şiir de elimizde patladı. Sağlık olsun. Henüz bir yerde yayınlanmadığı için şanslı bir şiir. Ufak bir düzeltmenin ardından sular durulduğunda yayınlanacak. Umarım bir Rönesans'a (Rönesans'ı burada bir 'patlama' olarak ele alıyorum) gerek kalmadan yeterince aydınlanmış ve aklanmışızdır!*
     Şey, yani nasıl desem bilmem ki, şöyle kelimeleri sündürmeden sakız gibi. Sadece bir soru; o kadar. 'Aydınlananların aydınlattığı kişileri kimin aydınlattığını aydınlatabilir misiniz?..'

10 Şubat 2011 Perşembe

Bağlılık, biat ve itâat etmek...

Çok mu kirlendim oradan ayrılalı? Yoksa çok mu aklandım daha pak olamadan?.. Bunun farkına varacak kadar beyaz olamadığımı nasıl da ele veriyorum hemen. 
Ne zaman düşünsem dünyayı tek taraflı, hep bir tarafı boş kaldı. İki tas su oldu önümde. Birine yaklaşsam gözümde diğeri küçülüyor, diğerine yaklaşsam birden değeri büyüyüveriyor. Anladım ki bunlar birbirlerini kıskanıyor. 'Dengede tut' desem de dinler mi deli gönül?  Sonradan anlıyorum zemheri düşüncelerimin leyleklerin kanat çırpışında gizli kaldığını.
"Dünya çöplüktür" diye okumuştum bir kitapta. Hiç sorgulamadan aldım, kabul ettim bu sözü. Aldım ve koydum sağ cebime. Peki neydi? Ne olmalıydı? Hâla sormaktayım bu soruyu kendime. Yanıtı henüz veremedim, vermek de istemiyorum açıkçası. Doğurganlığımı kaybetmek istemiyorum!


Beynimi kemiren kurt omuriliğime doğru ilerliyor gibi!
Bu düşüncelerle kıvranırken yine gecelerden bir gece, akademik kariyeri olan bir bayan hoca ile ayaküstü konuşmamız geliverdi aklıma, nedense? Uzun uzun sohbet ettik ayaküstü. Akademik yaşam, özel hayat, siyaset, felsefe, gösteri sanatları v.s. Bu uzun sohbetimizde ayaküstü ders niteliği taşıyan şu sözleri söylemişti: "Evlenmek mi, yoksa kariyer yapmak mı? Evlenirsiniz ya da kariyer yapmaya karar verirsiniz. Hangisinin getirisi daha fazla olur bilinemez. Fakat hayat boş. Profesör olmak için uğraşıyorsun. Yaşım 50 olacak ve profesör olacağım. Ne kaldı geriye? Aşk mı yaşayacağım, çocuk mu doğuracağım? Aşka vaktim de yok. Evlenmedim henüz. Fakat evlenseydim kariyer yapamayabilirdim. Kariyer yapamasaydım evlenirdim. Çocuk doğursaydım okuyamazdım. Vaktim olmuyor ki sevmeye." Henüz kararını verdi mi bilmiyorum. Ama şunu rahatlıkta söyleyebilirim; biraz daha geç kalırsa doğurganlık özelliğini normal şartlar altında kaybedecek. (Bu sohbet 14 Şubat Sevgililer Günü'ne bir hafta kala yapılmıştı)


Akıl kova olsa, yağsa huniden damla damla!
Aşk mı? O da neyin nesi? Aslında aşk ne olmalı, neye göre olmalı. Bir kalpte iki sevgi bulunabilir mi? Elbette hayır. O zaman hangi sevgiyi koymalı bu hassas yere? Karar sizin. Siz bulun bu sevginin ne olduğunu. Nereye ne koyacağınızı da artık bulun. Elinizdeki kova hala boş ise ninemin dediği şu güzel sözü hatırlatırım, "akıl kova değil ki açıp huni ile içine boşaltasın."


BBİ
Bu karmaşıklığa nokta koyacak güzel bir hikaye ile noktalayalım yazımızı.
"Bağlılık, biat ve itâat etmek. Bu üç zor fiili gerçekleştirmenin en şaşalı yolu, dervişin mürşidine sunduğu bir zarftır. Boş bir kağıt, bir kalem,  bir de silgi. Kağıt ömür demek. Kalem ile silgi ise hem hayatını sen yazarsın sen silersin demek. Ben hiç, azametin karşısında acziyetimin bilincindeyim. Sen ne yazarsan güzel, sen neyi silersen güzel demek. İstediğin gibi yaşat, istediğin gibi öldür demek… Gönlünce, istediğin gibi yaşa. Bir gün elbet öleceksin!"

1 Şubat 2011 Salı

Seni Uzaktan Sevmeli

Seni uzaktan sevmeli,
Tenine dokunmadan, gözlerine bakmadan.
Okyanus kadar derin de olsan; yine de sevebilmeli,
Sen farkına varmadan…

20 Ocak 2011 Perşembe

Hatırlanmak Gerek!..

Beni kim, niçin merak etsin? Ben başkalarını merak ediyor muyum? Hayır… O zaman; 'merak ettiğin kadar merak edilirsin.' Ya da şöyle diyelim: 'karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.'

***

Geçenlerde (çok çok önce) bir gazetenin ekinde efsane Rus yazar Lev Tolstoy'un beşinci kuşaktan torunuyla yapılmış bir röportaj yayınlanmıştı. Kendisi KKTC'de konser vermeye gelmiş o sıralar. -Daha önce İstanbul ve Ankara'da da konser vermişti- Bizim acar muhabirlerimiz de bu haberi atlamamış tabiî. Keşke atlasalardı! Zira röportajı okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. 
'Neden' diyeceksiniz. Gayet basit. Yayınlanan röportajda, kendisi de sanatçı! olan 30 yaşındaki Victoria Tolstoy, 'numune-i imtisal' (örnek alınacak kişi) bir şahıs olan dedesinin hayat hikâyesinin araştırıp araştırmadığına yönelik soruya "ibret-i âlem" olacak şu çarpıcı cevabı veriyor: "Hayır, doğrusunu söylemek gerekirse hayatıyla ilgili fazla araştırma yapmadım. Biyografisini okumadım. Çok fazla şey bilmiyorum!.."

Kendisine dürüstlüğünden dolayı teşekkürü bir borç biliriz. Aslında doğal bir reaksiyondan ibaret Victoria Tolstoy'un bu sözleri. "Ben İsveçliyim" diyor torun Tolstoy. Zaten son çıkardığı albümün ismi de 'My Swedish Heart' (Benim İsveçli Kalbim.) Kendisinin tanınmasında soyadının etkisinin olduğunu da inkar etmiyor zarif bayan. Şunu da ekliyor ayrıca; "Okumayı çok seviyorum ama yazamıyorum. Dedemin sadece Anna Karenina eserini okudum."  Bu röportaj böyle uzayıp gidiyor…

Röportajı okuduktan sonra empati kurmayı denedim. Başarılı oldum mu bilemiyorum ancak benim dedem Lev Tolstoy olacak, Victor Hugo olacak, Recaizâde Mahmut Ekrem olacak ve ben bunların geçmişiyle ilgilenmeyeceğim!..Size bir anımı anlatayım...

Üniversite'de arkadaşlarla dergi çıkartma girişimimiz oldu. İlk sayımızda Çetin Altan'ı kapak konusu yapmak istedik. Kendisiyle bir şekilde irtibata geçip randevuyu koparttım. O misafirperver edası ve bilge duruşuyla Çetin Altan ile dört saate yakın bir sohbetimiz oldu. Kendisi gençlerin içinde bulduğu 'ahvâl ve şeraite' -varın siz düşünün- değindi. Çok şeyler konuştuk kozmos üzerine! Sohbetin ilerleyen dakikalarında bir soru sordum; "Sizce başarı ve mutluluk nedir?" diye. Yanıtı ise o kadar manalı idi ki; oturup adam akıllı bir kitap bile yazılabilir. Çetin Altan'ın söylediklerini birebir aktarıyorum: "İnsanlar ikiye bölünür; mezara girenler ve ansiklopediye girenler. Mezara girenler ikiye bölünür; zengin olanlar ve zengin olmaya çalışanlar. Ansiklopediye girenler ikiye bölünür; salakları yöneten siyasetçiler ile bilimciler ve sanatçılar…"  

Peki ben hangisinden olacağım? Bu sorunun cevabını hâlâ arıyorum, araştırıyorum. Umarım günün birinde, aradığımı, tozlu rafların hiç açılmamış o sayfalarının arasına gizlenmiş mürekkepli tadında bulabilirim. Ya da yere düşen "Nar Taneleri"ni toplarım teker teker.

Son olarak "hatırlanmak diyor"  bizim cazcı Tolstoy ve röportaj şu manidar sözlerle tamamlanıyor.
Soru: "Peki şarkılarınızla dedeniz gibi 100 yıl sonra da anılır mısınız?"
Cevap: "Umarım. Zaten sanatın amacı da bu değil mi? Başarılı olmak ve bir iz bırakıp her zaman hatırlanmak."

***

Ben de 'unutmadan' aktarayım. Can Yücel, 'Her şey Sende Gizli" adlı şiirinin son kıt'asında şöyle sesleniyor:
"Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin; bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin..."

10 Ocak 2011 Pazartesi

Geldin...

Daha yazılmadık kelimelerim var benim
Sen varsın daha yazılacak
Sayfalarca
Henüz kağıt yüzü görmemiş kalemlerim var benim
Bekledim
neden sonra sustum
Ellerin ellerime değdi
Kanımca…

27 Aralık 2010 Pazartesi

Acı Uzak İklimlerin Kokusu Gibidir...

'Okuma tembelliği' Ren nehrinin ötesine geçti desek, mesela?
Pekâlâ. Bu sefer sizi cevapsız sorularla muhatap etmeyeceğim.
İkinci Dünya Savaşı'nın o kaldırılamaz yükünü taşıyamayan, yükünü bir yere boşaltmak isteyip de bir türlü boşaltacak yer bulamayan kaçak kum taşıyan kamyonlar gibiyiz. Okumak istiyoruz ama bir türlü okuyamıyoruz. İkinci bir lisan öğrenmek istiyoruz ama sebat etmiyoruz. Televizyona çıkan profesörlerin bir konu hakkında uzun uzun beyanatlarda bulunmasına hayret ediyoruz değil mi? Bu bilgileri nereden edindiklerini akıl ediyoruz ama bir türlü bunların okuma ile araştırma ile ele geçirilebileceğini bir türlü düşünemiyoruz. Nedense?.. Çok güzel bir söz vardır. "Diken tarlasından geçmeden murad gülüne kavuşulamaz." Hele bir izin verin diken batıversin bir yerlerinize. 

Yük dedim de Borchert'in 'Kapıların Dışında' eseri hatırıma geldi.
Bu tiyatro eseri, ikinci dünya savaşı sonrası kapı kapı dolaşan bir Alman askerini anlatır. Kendini Ren nehrinin kıyısında uzanmış –acayip- bir şekilde bulur. 

Hep yaşamışızdır değil mi kapıların dışında kalma korkusunu?
Wolfgang Borchert'in bu eseri, melodram olmasına rağmen aslında bir 'acı' olarak karşımıza çıkar. Ya da ben yolu oraya çıkarmak istiyorum. Bir asker düşünün; dalgıç gözlüğü takıp kapı kapı dolaşan.

 - Dur bakıyım. 'Acı' mı dedin sen?
 - Evet. 'Acı' dedim. Ne var. Kötü bir şey mi dedim?
 - Ama sen ikide bir kapıyı tıklatırsan bu yazı bitmez ki!..
 - Nerede kalmıştık?
 - 'Acı'da…

Acı denince hatırıma nedense -geniş anlamda kullanıyorum- aşk gelir. Aşk'ta acı varsa tadı olabilir. Bizler için bu belki bir sestir; belki bir kokudur; belki bir hayaldir ama kesinlikle bir ''acı''dır.
Eğer acı duyuyorsanız, sizi hayata bağlayan bir şey var demektir.
"Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir." Öyle der Fransız şair Baudelaire. Kokusundan bahseder acının. Ancak ben bahsedemeyeceğim. Hem Fransızca'mın olmayışı, hem de şiiri tam hatırlayamadığımdan dolayı. Fakat siz okumak isterseniz Fransızca'yı -iyi- bilmelisiniz. Toltstoy'u okumak isterseniz Rusça'yı -iyi- bilmelisiniz. Yahut -benim gibi- kolayını seçip çevirisini okumalısınız. Shakespeare'in eserlerinin evrensel olduğu söylenir. Ama nedense çevirilerde bölgesel yargılara kadar iniliyor. Onu için 'acı' her dilde farklıdır. Çeviriler aynı tadı vermez çünkü. Dilinizin belili bölgelerinde mayhoşluğunu hissedersiniz. Eğer âşık olmak istiyorsanız acı çekmeyi göze almak zorundasınız. 

- Ne demiştik, Okuma tembelliği değil mi?
- Evet, öyle. Yazımız bitsin o zaman.
- Bitsin artık.
Velhasıl-ı kelâm. Despot için özgürlüğün, savaşçı için barışın yabancı olduğuna  göre size tek tavsiyem şu olur.
- Ne olur? 

Hayatın akışına ve oluşumlarına Fransız kalmayalım lûtfen.
Bir gün kendimizi Ren nehrinin kıyısında dalgıç gözlüğüyle bulmamak için…

22 Aralık 2010 Çarşamba

Fedakâr Terk Edişler

Sen yoktun
terk etmiştin şehrimi
şarkılar çalınmaya başladı
metrobüslerinde İstanbul'un.

Hüzünlüydü tüm duraklar;
-Ayvansaray, Halıcıoğlu-
çalan şarkılar gibi
benim menzilim değildi
senin geçmediğin yollar.

Gözlerim saplandı Haliç'e
boynum bükük, kalbim buruk
-ve dizilmişti kordona kayıklar-
salınırken ben tershanelerinden
gülüyordu bana insanlar.

Sen gittin
-hani beni terk ettin-
pas kapladı köprüleri
otobüsler yoldan çıktı
ışıkları söndü caddelerin
tek şeride düştü tüm yollar
çıkmaz sokaklı evinizin
misafiriyim şimdi.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Umut, umulmadık sevdalara açılan bir yelkendir...

Umuttur bizi ayakta tutan, bütün zorluklara göğüs germemiz için destek olan. Bir uçurumun kenarındaysak; bir sestir, bir nefestir, bir nar ağacının dalıdır misal. Umut, ummaktır hayattan bir şeyler sözcükler fısıldanırken kulağına, işitmektir...

***

Hiç umudunuzu yitirdiğiniz anlar oldu mu? Ya da bir uçurumun kenarında son kez baktınız mı sevdiğinizin gözlerine buğulu camların ardından. Henüz doğmamış bir çocuğun kalbine dokunmak ise annelik duygusu, baba olmak çocuğunu ilk defa avuçlarının içinde hissetmek ise; sevgiliye duyulan hasret de ondan öte bir şeydir. Umulmadık sevdalara rüzgarsız bir vakitte yelken açmaktır. "Sen olma faslındayım" sözü o olmaktır; tek bedende varolmaktır aslında. Süreçtir ummak, umudu canlı tutabilmek. Canlılık, acı ister. Sevdiğinin yüreğine dokunmaksa  bir kuş tüyü kadar hafif olmayı. Umut, sevgiliye duyulan hasrettir. Hasret, uzağı yakın kılar. Ufak bir meltem nasıl söndürüyorsa bir mumu, yakınlık da öldürür sevgiyi. Sevgi acı demektir. Acıdan kastım, narın çekirdeği kadar. Nar'ın mayhoşluğu nasıl bir tat bırakıyorsa belleğimizde, mutlu bir yaşam sürmek de anlamsızlaşıyor. Anlamsızlaşıyor, zira; mutluluğun ne resmini yapabildim şimdiye dek, ne de soyuttan somuta geçirebildim yazıda. Mutluluk, zamanı unutmak demek mi sevdiğin insanla, yoksa unutmak mı sevdiğini zamanın aynasında…

***

Umut ummaktır hayattan bir şeyleri, sevgiliye duyulan hasrettir. Bir sestir, bir nefestir. Var ise tutunacağı dalı insanın, mutlak bir acıdır tohumu. Acı, ummaktır hayattan umudu. Umulmadık sevdalara yelken açmaktır.

10 Aralık 2010 Cuma

Öğrenci dediğin...

Öğrenci dediğin dik durur. Yılmaz. Düşüncelerinden taviz vermez. Körü körüne bağlıdır ona.

Öğrenci dediğin kaypak olmaz. Bugün yaptığın bir iş için yarın özür dilemez. Mücadelesinden bir an olsun geri durmaz.

Öğrenci dediğin şiddetle değil akademinin ona yüklediği sorumluluk ve sözle ön planda olur.

Öğrenci dediğin yalan söylemez. Hesabını veremeyeceği işlere kalkışmadan önce planını iyi yapar ve uygular. Geri tepmez.

Öğrenci dediğin 'talep' eden demektir. Özgürlüğün tanımını bilen ve bunun vermiş olduğu sorumlulukla hareket edendir.
Öğrenci dediğin... Dönek değildir…

Ben öğrenci iken...
Öğrencilik yıllarım öyle çok eskilere dayanmıyor. Anılarım hâlâ geçerliliğini koruyor. Eğer sabit bir işim olmasaydı dört senede değil de yedi senede bitirmeyi isterdim üniversiteyi. Sadece zihin tembelliğimin gecikmesi için yapardım bunu. Birkaç seneye kalmaz tekrar akademiye döneceğim için şanslı hissediyorum kendimi.

Bin biliyorsan bile...
Son mezun olduğum üniversitedeki hocalarımla hâlâ görüşür, fikirlerini alır, düşüncelerimi söyler ve dünyayı kucaklayan 'universal' bir çerçevede fikir teatisinde bulunur ve zaman zaman da tartışmalarımız olur. Ne mutlu ki böyle insanlar hâlâ mevcut.
Sadece okuldaki hocalarımla değil, başka üniversitelerde de asistanından profesörüne kadar her kademeden kişiyle temasım olur. Bin bilsen bile bir bilenin her zaman bin bilenin hakkında bilgisi vardır!

Dersi kilitledim...
Anfi'deki derslerde hep ön sıralarda otururdum. Tek bir kelime bile kaçırmadan 'bilgi açlığımı nasıl bastırabilirim'in derdinde olduğumdan arada sırada hoş karşılanabilecek 'ukalâlıklarım' -siz nasıl derseniz artık- vâki olurdu. Hatta sırf bu yüzden -sadece bir kez- yaz okuluna kalmışlığım bile var. -Ah Hakan hocam ah :) – İyi ki kalmışım diyorum şimdilerde.
Bir kez de soru sorup, alâkasız cevabı karşısında hocamın kilitlenmesine –taammüden- sebep olmuşumdur. Bunlar sadece birkaçı... Atinalı Timon’a Atinalı Timur diyen İngiliz Dili ve Edebiyatı hocamı saymıyorum bile…
Bunları neden diyorum?
Şundan... Hiçbir zaman şiddet yanlısı olmadım. Evet, sisteme karşı hep şüpheci ve sorgulayıcı olmuşumdur. İlerlemenin yegâne temelidir eleştiri müessesesi. Eğer söyleyeceklerim varsa bunu beyin gücümle ortaya koydum. Dersi veya hocalarımı bilgimle provoke etmeye çalıştım. Yoksa da sustum, araştırdım, sonra provoke teşebbüsünde bulundum. Arkadaşlarıma ve çevreme de hep bu yönde salık verdim.
Mezun olduğum son okul vakıf -özel- üniversitesiydi. Öyle dövüş kavga da görmedik açıkçası. Olursa bile erkek arkadaş kız arkadaş yüzünden olurdu. Solaryum savaşları!

Pis burjuvalar...
Üniversitelerde entelektüel bir faaliyetin olduğu kuşkulu. Bilgi demiyorum. O mevcut. Bilgiden yeni bir bilgi ortaya koyabilecek entelektüel –kişiler- kapasite mevcut değil. O zaman? Şiddet? Hayır.
Bir ara okulumuzun içindeki özel bir yemek şirketinin fiyatları astronomik olduğundan bazı arkadaşlarım 'eylem yapalım, tepkimizi koyalım' dedi. Ben de arkadaşlarıma şaka yollu, 'pis burjuvalar. Özel okuldasınız, para veriyorsunuz. Paradoks yapmayın. Evden beslenme çantası getirin o zaman' dedim. Eğer o zaman bu eylemi yapsaydık kesin manşet olmuştuk: 'Pis burjuvaların açlıktan nefesi kokuyor' diye. Şöyle bir yol da vardı. Bir bildiri okuyarak özel yemek şirketinden yemek yemeyebilirdik. Ama aç olduğumuzdan ve bunu ortaya koyabilecek öğrenci potansiyeli mevcut olmadığından her yemeği alışta söylenip dururduk 'abi verdik yine 12 lira' diye.

Pasifim pasifsin pasifler: Pasifiz…
İki ya da üç sene önceydi. Okulun Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda bulunan Prof. Dr. Tayfun Akgüner hoca bizim Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde de dersler verirdi. 68' kuşağını anlatan bir konferans vermişti o zamanları yaşayan birisi olarak. Fransa'daki olaylar, dünya genelindeki ve Türkiye'deki, özellikle İstanbul'daki olaylardan kısa kesitler sundu. Daniel Cohn Bendit'ten örnekler vermiş ve 'biz hiçbir zaman şiddet yanlısı olmadık. Yaptığımız eylemler hep pasif direnişti. O dönem İstanbul Üniversitesi'nde öğrenciydik. Arkadaşlarla kendimizi üniversitedeki – rektör ya da dekan odasına- odaya kapattık. Hiçbir şekilde şiddete başvurmadık' demişti. O gün bugündür pasif direnişi hep bu şekilde algıladım, anlamlandırdım. Ayrıca yıllar sonra Kızıl Danny ‘o zaman yaptıklarımız pek doğru değildi, sınırı aştık bazı noktalarda’ şeklinde beyanatta bulunmuştur.

Faşist hareketler bunlar...
Akademi, söyleyecek sözü olan kişilerin düşüncelerinin dikkate alındığı yegâne yuvalardan biridir. Her zaman bir olay ve durum karşısında o alanda söz sahibi kişilere neden başvuruluyor? Bilirkişi olduklarından. O zaman?

Senin okuluna gelmiş iki değerli akademisyeni, iki değerli siyasetçiyi neden rulo kağıtlar ve yumurtalarla karşılıyorsun? CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum, öğrencilere, ''sizlerin kişiliğinizle ve söylediklerinizle ilgilenmiyorum ama yaptığınız gerçekten bir faşizm'' dedi. AK Parti’li TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da, alkışlarla protesto eden öğrencilere ''ben de sizlerleyim'' kabilinden alkışlarla karşılık verdi salona girince ama fırlatılan yumurtalardan da nasibini almaktan kendini alıkoyamadı. Batum ve Kuzu da haklıdırlar. Öğrenciler de yumurta ve ruloları atana kadar haklıdırlar. Zira araya orantısız güç giriyor. Onlar sizin hocanız öğrenci arkadaşlarım. Ayrıca Deniz Ülke Arıboğan hocamız da olayın yaşandığın gün, ''bugüne kadar öğrencilerin arkasında kocaman bir kitle vardı. Bugün hata yaptılar. Öğrencileri en çok hocalar destekliyordu, özür dileyin!'' dedi. Evet, hatalarının farkına vardılar, Batum ile Kuzu’ya özürlerini ilettiler ama ben olsaydım öğrenci kardeşim özür dilemezdim. Dik duracaksın. Ya kendine lâf ettirmeyeceksin sonuna kadar gideceksin ya da böyle bir terbiyesizlikte hiç bulunmayacaksın. Senin vicdanı hür fikri hür halin nerede? Sürüye dahil olmayacaksın. Şüphe duyacaksın her daim ama söylentilere kanmayacaksın öğrenci kardeşim!

Olayların iç yüzü...
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, eylemin meşru olduğunu zira masumane, arkadaşları dövülmüş, arkadaşlarının çocuğu karnında ölmüş, biber gazı yemiş arkadaşlarına destek olunsun diye bu tür haklı eylemleri ve yapanları meşru kabul ettiğini söyledi. Şiddete şiddetle mukavemet gösterilemez. Yadırgadım açıkçası. 68’ olayları da neredeyse bir liberal söylemden araklarcasına ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler. Özgürlük’ şeklinde lanse edilip 70’ darbesinin önü açılmıştı. Bu hep böyle oldu.
Öğrenciler her şekilde her platformda önde olmalı. Ama fikirleriyle, maşa olmadan... Söyleyecek sözümüz her zaman olmalı. Evet, polisin kullandığı güç yerinde olmayıp tasvip edilecek cinsten değil. Pankart açıp slogan atan yürüyüş yapan, kanunların koyduğu kurallar çerçevesinde hakkını arayan kaç kişiye biber gazı sıkıldı, cop yedi, tartaklandı? Bu tür faaliyetler her zaman risklidir. İyi niyetli, hakkını arayan çoğu kişi de mağdur olmuştur. Ancak… Burası çok önemli... Son olayların  öncüsü olan Dolmabahçe'deki eylemde polisin müdahalesi sonucu bebeğini düşürdüğü ileri sürülüp medyaya güzel bir malzeme olan E.Ö.'nün üniversite öğrencisi olmadığını söylesem bakış açımız değişir mi? Kaynağım da gayet sağlam, Emniyet... E.Ö, Amasyalı olan ve Antalya'da yaşayan bir ailenin kızı. Lise ikiden terk ve sonrasında eğitimine herhangi bir şekilde devam etmemiş. Hiç evlenmediği iddia edilen E.Ö.'nün olay günü saat 14:00'te hastaneye gittiği, 6 haftalık hamile olduğu ve saat 19:00'da kürtaja alındığı Emniyetin derin istihbâri çalışması neticesi saptandı… Ayrıca E.Ö.'ye olayla ilgili basın toplantısı düzenlemesi konusunda terör örgütü elebaşısı Öcalan'ı geçmiş yıllarda savunan iki avukatın telkinde bulunduğu iddiası gündemde yer tutuyor... Bu sav da belgelendirilirse âlâ… Diğer yandan yaşı bir hayli geçmiş, her –provokatif- eylemde ön planda olan, sakallı, saçları at kuyruğu, sırt çantalı abimiz kim acaba?

Provoke edelim…
Ben de provoke edeyim olayı. Şimdi bu eylemi yapan geleceğin idarecileri, yöneticileri mülkiyeliler neden geri adım attılar? Özür dilemek kişinin erdemini gösterir. Ancak beni ileride idare edecek makamda olacak kişi mütemadiyen özür dilerse bu ülkenin hâli n’olur?
Bak arkadaşım, dik duracaksın. Ne anlamı kalır eylemin, tükürdüğünü yaladıktan sonra? Gelen konuşmacılara dön sırtını -poponu- o konuşsun sen de bekle orada. Olamaz mıydı yani? İleride siz de bir akademisyen olunca aynını size yapsalar hatırlar mıydınız bunları? Aranızdaki çürükleri ayıklayın. İleride aynı kulvarda yürüyeceğiniz kişilerin bir eylemin bile arkasında duramadıklarını müşahede ettiğin halde seni kollayacağını, arkanda duracağını nasıl düşünebilirsin?

Gel beraber hükümeti, polisi, muhalefeti, YÖK’ü, haçları, okulu, sistemi beraber eleştirelim. Rektöre, dekana derdimizi anlatalım. Olmadı mı? Beraber derdimizi dökelim satırlara. Özgürlüklerin sınırlarında dolaşalım ama ihlal etmeyelim. Yok sınırlar bana göre değil diyorsan ve eğer kelimelerin gücüne inancın yok şiddetle hallederim diyorsan… Ben yokum arkadaşım. Ben sözlerim, düşüncelerim ve şiddetsiz eylemlerimle varım. Meşru müdafaa ancak böyle olur.

Nimetle şaka olmaz…
Emekçinin yanında, ezilmişin yanındayım deme öğrenci arkadaşım. Hele sosyalizmden hiç bahsetme bana. Senin attığın o yumurtaya, nimete muhtaç on binlerce insan yaşıyor bu memlekette. Ayıptır, günahtır. GORA filmindeki usta Garavel’in Arif’e nasihati geldi aklıma, ‘’güç kullanıldığı yere göre adını bulur. Ama unutma nimetle şaka olmaz.’’

Liselilerden örnek davranış...
Son olarak Şanlıurfa'nın Siverek İlçesi'nde Türk Telekom Lisesi yaklaşık 50 öğrenci, jöleli ve uzun saçlı oldukları gerekçesiyle okula alınmamalarını 1 kilometre yürüyerek protesto ettiler. Liseliler ‘biz jöleli okula gitmek istiyoruz, saçlarımız uzun olsun istiyoruz, rahat olalım istiyoruz’ talepleriyle Kaymakamlık bahçesinde eylem yaptılar ve yanlarına gelen İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü ile görüşüp problemlerini ilettiler. Daha sonra da okullarına geri döndüler. Ne polis karıştı buna ne de siyasiler! Varsa bir eyleminiz bu şekilde ay, gün, saat ve yer söylemeniz yeterli. Ben orada olacağım. Ama lütfen 555K ve 222A gibi kodlarla gelmeyin. Açıktan, eller ve yumruklar havada göstere göstere gelin arkadaşlarım…

Not: Bu arada hemen blogun sağ köşesinde yer alan ''Sizce en etkili protesto yöntemi nedir?'' anketimize katılabilirsiniz...